yürüyüşünde tabii ol ne demek
Site De Rencontre Qui Passe A La Tele. 000000 Ayı Yürüyüşü Nedir, Çeşitleri Nelerdir, Ne İşe Yarar? Canavar kadar güçlü olmak istiyorsanız; bacak ve kollarınızı açıp gererek yürümenin ne derece etkili olduğunu belirtmek isteriz. Spor dünyasında ayı yürüyüşü olarak isimlendirilen şekil, kalça ve omuz dengeliyecilerinin beraberinde özellikle merkez bölgesindeki küçük ama önemli kas gruplarını çalıştıran bir harekettir. standart plankın bir tık üstü gibi gözüken harekette bekleyebilir veya bu pozisyondan row, reach ve kızak çekmeye geçiş yapmayı deneyebilirsiniz. Hangi egzersizi yaparsanız yapın merkez bölgeniz bütün açılardan çalışacağını garanti ediyoruz. En esaslı fitness egzersizlerinden biri diyebileceğimiz ayı yürüyüşünde bear crawl ileri, geri ve yandan yana hareket ettikçe merkez bölgeniz ile quad ve kalça kaslarınız aktif bir şekilde çalışacaktır. Yapılışı Çalışmaya dizlerinizi kalçalarınızın el bileklerinizi de omuzlarınızın altına alarak dört ayak üstünde pozisyon alarak ayak parmaklarınızı zemine bastırarak, dizlerinizi hafifçe yukarı kaldırmanız gerekiyor. Belinizin adeta heykel gibi hareketsiz kalmasına dikkat olarak hareket ederken kalçalarınızı döndürmemeye, sabitlemeye çalışmalısınız. 30 saniyelik denemelerle pratik yaparak başlamak daha verimli olacaktır. Harekette ustalaştıktan sonra karın antrenmanlarınızı zorlaştırmak için kullanabilirsiniz. Ayı Yürüyüşü Çeşitleri Kaymalı Ayı Yürüyüşü Bu egzersiz oldukça zor! Öteki çeşitlerinde ustalaştıktan sonra yapmanızı tavsiye ediyoruz. Fakat karşılığı mükemmel bir kol ve kanat çalışması ile gelişmiş kalça hareketliliği olduğunu da söylemeliyiz. Yapılışı İl önce ayaklarınızı kayma keçelerine yerleştirerek ayı duruşu pozisyonuna gelmelisiniz. İster alt vücudunuzu hareket ettirmeden kol ve kanatlarınızla çekebilir, isterseniz de zıt taraflardaki el ve ayağınızla normal ayı yürüyüşü çalışmasını uygulayabilirsiniz. Kızak İtme Ağırlık gerektiren bir çalışmadır. Normal ayı yürüyüşünden tek farkı ekstra ağırlıkla yapılıyor olmadır ki tabii spor salonunuzda kızak ve halat varsa durum değişebilir. Halatın bir ucunu kızağa bağlayıp, öteki ucunu kızak itme kemeri veya aparatına takmanız gerekir. Kendinizi kızağa bağlayın ve ileri “sürünün”. 10 metreyle başlayıp geliştikçe mesafeyi çoğaltmanız yerinde olacaktır. Iso Bear Lat Pull Kol uzatma çeşidi ise çocuk oyuncağı gibi geliyorsa o halde hem merkez, hem de kanat kaslarınıza yüklenen bu versiyonu tavsiye edebiliriz. Güç istasyonuna direnç bandı dolayıp elinize almalısınız. Normal tek kolla lat pulldown veya barfiks egzersizindeki gibi aynı devinimi uyguluyorsunuz. Dirseğinizi geri itip elinizi omzunuza çekmaniz gerekiyor. Çalışmayı zorlaştırmak için bu pozisyonda daha uzun süre bekleyebilir veya daha geriden başlayarak bandın direncini arttırarak uygulayabilirsiniz. Kol ve Bacak Uzatma Bu çalışmada tek bacak ve kolunuzu yerden kaldırdığınız için özellikle denge kuvvetiniz zorlanmış olduğunu hatırlatalım. Tıpkı ayı pozisyonundan zıt yönlerdeki gibi bacak ve kolunuzu yerden kaldırıp tümüyle açmanız gerekiyor. Kol ve bacağınızı geri çekerken formunuzu bozmamaya dikkat edin ve diğer uzuvlarla çalışmayı tekrarlayın. Kolay mı geldi? İki elinize 2,5 – 5 kiloluk birer dambıl alarak daha zor hale getirebilirsiniz.
Eşek TanımıEşek kelimesinin Türk Dil Kurumuna göre tanımı şöyle;*** isim, hayvan bilimi Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı, merkep, karakaçan, uzun kulaklı Equus asinus; “Arkadaşını böyle dar vakit eşeğin üstünde görünce koştu.” – F. Baykurt*** Odun kesme, duvar örme, sıva yapma vb. işlerde kullanılan üç veya dört ayaklı sehpa Sponsorlu Bağlantılar Kur’an-ı Kerim’de Eşek Hakkındaki Ayetler Hangileri?NOT AYETLERİN TÜRKÇE MEALLERİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ RESMİ İNTERNET SİTESİNDEN Sûresi 8. Ayet; Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de Sûresi 19. Ayet; “Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!”Müddessir Sûresi 50/51. Ayetler; Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
1232 Son Güncelleme 1233 Proaktif Ne Demek? Riski öngörmek suretiyle harekete geçmek proaktif anlamı doğrultusunda kullanılır. Bu doğrultuda gerekli tedbirler ve önlemler ile alınır, veriler toplanır ve bu veriler dahilinde işlem uygulanır. Plan hazırlama ve aynı zamanda düşünüp analiz etmek gibi unsurlar da yine önemli bir yere sahiptir. Hem kuruluşlar dahilinde hem de bireysel açıdan ele alınarak uygulanır. Proaktif TDK Sözlük Anlamı Nedir? Türk Dil Kurumu üzerinden ele alındığı zaman proaktif kelimesi iki farklı biçimde anlam bulur. - Etkisini sonradan gösteren - Riski öngörmek suretiyle harekete geçmek Bu şekilde yukarıda öne çıkan anlamları doğrultusunda proaktif kelimesi kullanılır. Ticari açıdan özellikle şirketler bazında ele alınan bu anlamının yanı sıra, bireysel konularda da kişi kapsamında kullanılır. Proaktif Olmak Ne Demek? Proaktif olmak bireysel ve kurumsal açıdan ele alınır ve bazı özellikler doğrultusunda ön plana çıkar. - Olaylar ve sorunlar ortaya çıkmadan belli bir tedbir ve önlem alınır. - Bilgi toplanır. - Konu hakkında analiz yapılır. - Planlar hazırlanır. - Sorunları çözmek yerine daha çok önlem alma durumuna sahiptir. Bu durum aynı zamanda bir nevi Proaktif davranış şeklinde değerlendirilir. Problemler ortaya çıkmadan önce gerekli olan tedbirler alınmak suretiyle uygulama gerçekleşir. Tabii bu uygulama sağlanırken aynı zamanda belli başlı riskler önceden tahmin edilir ve bilinir. Pek çok farklı önemli kurum ve kuruluş proaaktif yapı altında çalışma sağlar. Meftun Ne Demek, TDK Sözlük Anlamı Nedir? Meftun Kime Denir?
Bir Müslüman konuşurken nelere dikkat etmelidir? Konuşma adabı nasıl olmalıdır? İşte konuşurken dikkat etmemiz gereken 10 husus...Konuşma, Cenâb-ı Hakk'ın “Kelâm” sıfatının tecellisidir. Sözlerin en güzeli vahiy, ondan sonra hadîs-i şerîfler ondan sonra ashâb-ı Kirâm'ın sözleri ve onlara yakın olanların sözleridir. Edep kâidelerine tâbî kılınması gereken beşerî davranışlarımızın başında “konuşma” gelir. Konuşma, kişinin aklî ve kalbî seviyesini, îmânî ve ahlâkî durumunu gösteren mücellâ bir ayna gibidir. Nitekim büyükler; “İnsan, dilinin altında gizlidir.” demişlerdir. Dolayısıyla, ince ruhlu ve zarif bir mü’minin konuşması da nâzik ve edepli olur. Şu hâdise, buna ne güzel bir misaldir Kubâs bin Üşeym -radıyallâhu anh- “–Ben ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fil Senesi’nde doğduk.” der. Osman bin Affân -radıyallâhu anh- ona “–Sen mi daha büyüksün, yoksa Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi?” diye sorar. O mübârek sahâbî, şu edep numûnesi karşılığı verir “–Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, benden çok çok ve târife sığmaz derecede büyüktür. Doğumda ise ben O’ndan daha eskiyim…” Tirmizî, Menâkıb, 2/3619 Cenâb-ı Hakk buyurur; “Kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler.” İsra sûresi, 53 Dil de diğer âzâlarımız gibi nimettir ve hayra da şerre de meyyaldir. Bu nedenle belki de korumamız gereken en önemli uzvumuz “dil” dir. Hadîs-i şerîfte buyrulur; “Kim bana iki çenesi arasındaki dili ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” Buhâri, Rikâk, 23 Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesinin üzerinde, arkadaşları da O'nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh- “–Ey Allâh'ın Elçisi! Sizi rahatsız etmeyeceksem, yanınıza yaklaşmama izin verir misiniz?” diye sordu. Peygamber Efendimiz izin verince Hazret-i Muâz “–Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Mevlâ'dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen'den önce almasıdır. Allah göstermesin ama Sen bizden önce vefât edersen, Sen'den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu. Hazret-i Peygamber bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz “–Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz “–Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurdu. “–Yâni oruç tutmak, zekât vermek mi?” “–Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.” Muâz -radıyallâhu anh-, bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında “–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyuruyordu. Hazret-i Muâz “–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz ağzını gösterdi ve “–Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu. Muâz -radıyallâhu anh- “Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz'ın dizine hafifçe vurarak ona şunları söyledi “–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allâh'a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” Hâkim, IV, 319/7774 Dilin zarâfeti, işittiklerimizin kalitesine ve kalbi duyuşlarımızın güzelliğine bağlıdır. Çünkü duymayanlar konuşamaz, duyanlar da duyduklarını konuşur. Bunun için dinlediklerimize ve okuduklarımıza dikkat etmeliyiz. Ayrıca öz lisanımıza sahip çıkarak İslâm ve Kur’ân kültüründen gelen kelimelerin kullanılması da önemli hususlardan biridir. Müslümanlar, gönüllerindeki inanca tercüman olarak dilleriyle zikir ve duâ ederler. Mü’min bir âilede, bir çocuk dünyaya geldiğinde; “Allah hayırlı uzun ömürler versin, sâlih evlât olsun, hayru’l-halef değerlerinize en güzel şekilde sahip çıkan biri olsun!” denir. Hasta ziyaret edildiğinde; “Allah şifâlar versin, çektikleriniz günahlarınızın affına ve derecenizin yükselmesine vesîle olsun!” denir. Ölünün yakınlarına; “Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!” denir, hepimizin Allâh’a kavuşacağı hatırlatılır. Yola çıkan; “Allâh’a ısmarladık!” der, uğurlayan “selâmet” diler, yolcu sefer duâsını okur. İstirahata çekilen duâ eder, uyanan şükreder, bir işe başlayan besmele çeker, ilk alış-veriş yapıldığında; “Siftah senden bereket Allah’tan.” denir. Netîce; “Din, dilde yaşar ve yaşanan dile gelir.” Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gittik. Kendisine bey’at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana şöyle söylediler “–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu.” Heysemî, VIII, 279-280 Konuşmada dikkat edilecek hususları şöyle ifade edebiliriz; Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifadeler tekrar edilmelidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- az sözle çok şey ifâde etme cevâmiü’l-kelim üslûbunu tercih ederdi. Ancak bunu yaparken, insanların anlama kâbiliyetini mutlaka hesâba katardı. Anlaşılmayacak şeyler söylemezdi. Herkes söylenenden ders alırdı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der “Rasûlullah’ın konuşması, herkesin anlayacağı şekilde açık ve netti.” Ebû Dâvûd, Edeb, 18 Enes -radıyallâhu anh-’ın haber verdiğine göre; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözünün iyi anlaşılması için konuşmasını üç defâ tekrarlardı. Buhâri, İlim 30, İsti’zân 13 Hızlı konuşmamak, tane tane konuşmak Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sizin yaptığınız gibi çabuk çabuk konuşarak sözlerini arka arkaya sıralamazdı.” Buhâri, Menâkıb, 23 “Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” Buhâri, Menâkıb, 23 Konuşmaya duygu katarak konuşmak, konuşmada vurgu ve tonlamaya dikkat etmek Heyecan verici bir olayı heyecansız söylemek ya da sevinçli bir olayı mutsuz söylemek uygun değildir. Muhatabımıza değer vermek, iyi bir dinleyici olmak Enes b. Malik -radıyallâhu anh- şöyle anlatır “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- biriyle karşılaşıp konuşmaya başlayınca o zât yüzünü çevirmedikçe o kimseden yüzünü çevirmezdi. Biri ile karşılaşıp da elini tutunca, adam elini bırakmadıkça, elini çekmezdi...” Tirmizî, Sıfatü’l-ķıyâme, 46 Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek yasaklanmıştır. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur; “Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lugat paralayan erkeklere buğz eder.” Ebû Dâvûd, Edeb 94 Câbir İbni Abdullah -radıyallâhu anhümâ-’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu “İçinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire lafedenler ve bilgiçlik etmek için lugat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.” Tirmizî, Birr, 71 Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması doğru değildir. Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir; “Yavrum! Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” Lokman, 19 Bir başka âyette de “Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey îman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” Hucurât sûresi, 1-2 İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları, onun anlamaması için yabancı dille konuşmaları, kaş ve göz işareti yapmaları uygun görülmeyen davranışlardır. Peygamber Efendimiz; “Üç kişi bir arada bulunduğunuz vakit, iki kişi, diğerini bırakıp fısıldaşmasın. Çünkü bu fısıldaşma, o kişiyi üzer.” buyurmuştur. Buhâri, İsti’zân, 47 Konuşan kişiler üç kişiden fazla ise bu yasak kalkar. Beşeriyet icabı özel mevzular konuşulması gerekebilir böyle durumda diğerlerinin alınmaması bir İslâm ahlâkıdır. Büyüklerden izin almadan konuşulmamalı, yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikir beyân edilmelidir. Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. Buhâri, Cizye, 12 Abdullah bin Ömer şöyle anlatır “Bir gün Allah Rasûlü, ashâbına “Bana mü’mine benzeyen bir ağacı söyleyin!” buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” Müslim, Münâfikîn, 64 Az ve öz konuşmalı, meramını uzun uzun anlatarak lüzumsuz tafsilattan kaçınılmalıdır. Diğer bir ifadeyle yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allah Teâlâ mü’minlerin mümtaz hasletlerini sayarken “O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” el-Mü’minûn, 3 buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. Lokmân, 6 Zîra Hazret-i Mevlânâ’nın ifâdesiyle; “Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.” Lâfı uzatmak, dönüp dolaşıp aynı şeyi tekrarlamak, hem muhâtabı sıkar hem de onu anlayışsız yerine koymak olur. Buna edebiyatta “itnap” yâni sözde gevezelik denir. Peygamberimiz ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir “Allâh’ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allah’tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” Tirmizî, Zühd, 62 Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” Kaf, 18 âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur “Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” Buhâri, Edeb, 31, 85 Kâmil mü’minler, evvelâ söyleyecekleri sözün fayda verip vermeyeceğine dikkat eder, kendilerine veya muhâtaplarına zarar verecekse sükûtu tercih ederler. Ayrıca, hangi sözü hangi seviyede ve nasıl söyleyeceklerine de îtinâ gösterirler. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- ne güzel söyler “Ne söylediğini, kime söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün!” Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- “Ey İbn-i Abbâs! İnsanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîra böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” buyurmuştur. Deylemî, V, 359 Hazret-i Mevlânâ da âdeta bu hadîs-i şerîfin şerhi mâhiyetinde “Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma!” diye nasihat etmiştir. Mü’min, firâset sahibi olmalı, muhâtabına göre konuşma üslûbunu ayarlamalıdır. Zîra bir kimseyi sevindiren bir davranış, bir başkasını üzebilir. Dolayısıyla muhâtabının psikolojik durumunu tespit edebilmek ve sonrasını düşünerek söz söylemek gerekir. Yâni en sonda söylenecek bir sözü en başta söylememek îcâb eder. Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir. Kulun cüz’î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allah’ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allah’ın irâdesinin farkında olmak ve O’nun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede; “İnşaallâh” ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, “bunu yarın yapacağım” deme!” buyrulmaktadır. el-Kehf, 23-24 Bir hadîs-i şerîfte ise Süleyman -aleyhisselâm- istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için, dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. Buhâri, Eymân, 3 Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği konuşma lisanına göre konuşmak Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyet-i kerîme ile bize nasıl konuşacağımızı tâlim etmektedir. Cenâb-ı Hak her hususta doğru, samîmî, âdil ve hak-şinas olmamızı emrederek قَوْلًا سَدِيدًا kavlen sedîdâ yâni doğru söz söyleyin! buyuruyor. el-Ahzâb, 70 Anne-babaya karşı “öf” bile deme, onlara; قَوْلاً كَرِيماً kavlen kerîmâ, yâni ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle! buyuruyor. el-İsrâ, 23 Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı, قَوْلاً مَيْسُوراً kavlen meysûrâ yâni gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle! buyuruyor. el-İsrâ, 28 Kanadı kırık bir kuş gibi himâyeye muhtaç yetimlere, yakın akrabâya, yoksullara karşı yine قَوْلًا مَّعْرُوفًا kavlen ma’rûfâ yâni güzel söz ve tatlı dille konuş! buyuruyor. en-Nisâ, 5, 8 Kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için yine قَوْلًا مَّعْرُوفًا kavlen ma’rûfâ yâni yerinde ve uygun bir söz söyle! buyuruyor. el-Ahzâb, 32 Zâlimlerin kalbini yumuşatmak için قَوْلًا لَّيِّنًا kavlen leyyinâ yâni yumuşak söz söyle! buyuruyor. Tâhâ, 44 Özellikle tebliğ veya irşâtta, قَوْلاً بَلِيغًا kavlen belîgâ yani gönüllere işleyecek tesirli, hikmetli, beliğ ve titizlikle seçilmiş özlü ifadelerle konuş! buyuruyor. en-Nisâ, 63 Kavl-i hasen yani güzel ve düzgün ifadeler kullanarak söz söylenmelidir. Zîra Cenâb-ı Hak buyurur; “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler…” el-İsrâ, 53 Fitneye sebebiyet verecek konuşmalar, sırları ifşâ etmek, yalan söylemek, gıybet, iftira, söz taşıma-nemime, müstehcen ifadeler, argo ifadeler, bela ve lanet ifadeleri, gereksiz yere yapılan yeminler ve münakaşalar haram olan konuşmalardır. Fitneye sebep olacak konuşmalar, Âyet-i kerîme’de buyrulur; “...Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür...” Bakara sûresi, 191 Fitneden sakının! Söz ile çıkarılan fitne, kılıç ile çıkarılan fitne gibidir. İbni Mace, Fiten, 12 Sırları ifşâ etmek, “Yine onlar o mü'minler ki, emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler.” Mü'minûn sûresi, 8 Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şöyle duâ ettiğini haber vermiştir “Allâh'ım! Emanete ihanetten Sana sığınırım; o ne kötü bir sırdaş huy ve tabiat’tır.” Ebû Dâvûd, Vitir, 32 Hasan el-Basrî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir “Din kardeşinin sırrını gizli kalmasını istediği hâl, söz ve işini ifşâ etmek hıyanettir.” Yalan söylemek, Âyet-i kerîme’de buyrulur; “Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin!” Ahzâb sûresi, 70 Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün; “–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defa sordu. Biz de “–Evet, yâ Rasûlâllah!” dedik. Rasûl-i Ekrem Efendimiz; “–Allâh'a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve; “İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak!” buyurdu. “Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, daha fazla üzülmesini istemediğimiz için, keşke sükût buyursalar da yorulmasalar, diye arzu ettik.” Buhâri, Şehâdât, 10 Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur “İnsan sabahlayınca, bütün uzuvları dile başvurur ve âdeta ona şöyle derler Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” Tirmizî, Zühd, 61 Gıybet, “Gıybet nedir?” sorusunun cevabını Peygamber Efendimizin lisânından dinleyelim. Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Peygamber Efendimiz ashâbına şöyle sormuşlardır “–Gıybet nedir bilir misiniz?” Ashâb-ı kirâm “–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü “–Gıybet, müslüman kardeşinin hoşlanmadığı şeylerle arkasından çekiştirmendir.” buyurdular. Denildi ki “–Ya Rasûlallâh! Arkasından söylediğim o fenâ şey, ya kardeşimde varsa…” Cevâben “–Söylediğin şey, onda varsa gıybet etmiş olursun; eğer yoksa ona iftira ve bühtanda bulunmuş olursun!” Timizi, Birr, 23 Hucurât Sûresi’ndeki âyet-i kerîmelerde, mü’minlerin birbirlerine karşı gözetecekleri edeb ve ahlâka temas edilirken bu hususta dilin muhâfaza ve terbiyesinin ehemmiyetine de işâret edilmektedir “Ey mü’minler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da, kadınlarla alay etmesin! Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. Îmandan sonra fâsıklık ne kötü isimdir! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” “Ey îman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından çekiştirmesin gıybetini etmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir; rahîm sonsuz merhamet sahibi dir.” el-Hucurât, 11-12 İftira etmek, İftira ise, bir kimsenin arkasından onda olmayan şeyleri yakıştırmaktır ki dinimizde yasak olan davranışlardandır. “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” Ahzâb sûresi, 58 Koğuculuk /nemime, Bir başka lisan âfeti; “nemîme” yani duyduğu, işittiği doğru veya yanlış haberleri, herkese yaymak, bilhassa bu haberden üzülecek kişilere aktarmak, böylece insanların arasını bozmaktır. Hadîs-i şerîflerde çok şiddetli îkazlar vardır “Söz gezdiren / lâf taşıyan kimse cennete giremez.” Buhâri, Edeb, 50 “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter!..” Müslim, Mukaddime, 5 Gıybette olduğu gibi, nemîmede de söylenen sözün doğru olması, yapılan naklin günah olmasına mâni değildir. Zîra koğuculuk da denilen nemîme günahında; mahremiyet ihlâli, dostların arasını bozmak gibi çok çirkin huylar bir araya gelmiştir. Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur “Ashâbımdan hiç kimse, hiçbir kimsenin kusuru hakkında bana bir şey ulaştırmasın! Ben sizin karşınıza selîm huzurlu bir kalp ile çıkmak istiyorum.” Ebû Dâvûd, Edeb, 28/4860 İbni Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle dedi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanından geçmekte olduğu iki mezar hakkında şöyle buyurdu – “Bu ikisi, kendilerince büyük olmayan birer günahtan dolayı azâb görüyorlar. Evet, aslında günahları büyüktür. Biri koğuculuk yapardı. Diğeri ise, idrarından sakınmaz, iyice temizlenmezdi.” Buhâri, Vudû 55, 56 Müstehcen ve argo ifadeler, PeygamberEfendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur; “Müstehcen konuşmak, münâfıklıktan bir bölümdür.” Tirmizî, Kitâbu'l-Birr ve's-SıIa, 80 “Allah katında en kötü kimse, ağzının bozukluğundan dolayı insanların kendisiyle buluşmayı ve görüşmeyi terk ettiği kimsedir.” Buhâri, Edeb, 48 Îsâ -aleyhisselâm- yolda bir domuza rastlar. Ona; “Selâmetle yoldan çekil!” der. Yanında bulunanlar “–Bunu şu domuz için mi söylüyorsun?” diye sorarlar. O ise, domuz kelimesini telâffuz etmekten ve o hayvana hitapta bile kaba bir ifâde kullanmaktan sakındığını belirtmek üzere “–Ben, dilimi çirkin sözler söylemeye alıştırmaktan korkuyorum!” cevâbını verir. Muvatta, Kelâm, 4 Belâ ve lânet sözleri, Hadîs-i şerîfte buyrulur; “Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” Tirmizî, Birr, 48 Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle nakleder “Biz bir gazâda kâfirlerin yok olması için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bedduâ etmesini istedik. O ise; “Ben lânet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim.” buyurdu.” Müslim, Birr, 87 Gereksiz yere yemin etmek, Gereksiz yere yemin etmek ve onu alışkanlık haline getirmek doğru değildir. Sıkça yemin eden kişi sözüne Allah’ı şahit tutmuş, O’na karşı saygısızlık etmiş ve kutsal değerleri sözünün doğruluğunu teyit için yıpratmış, neticede de toplum nezdinde kendi saygınlığını zedelemiş olur. Müslüman, yemin etmeye ihtiyaç hissetmeyecek derecede sözüne güvenilen ve çevresi tarafından böyle bilinen bir kimse olmayı gaye edinmelidir. Cenâb-ı Hakk buyurur; “Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” Ali İmran, 77 Münakaşa etmek, Ebû Ümâme -radıyallâhu anh- anlatıyor “Rasûlullah -aleyhissalâtu vesselâm- buyurdular ki “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur.” Tirmizî, Birr, 58 İmam Evzâî v. 157 der ki “Allah, bir topluluğa şer murâd ederse, onlara gereksiz yere cedel tartışma kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.” İslam ve İhsan
AYET-İ KERİME Lokman / 19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Nur / 27. Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip izin alıp ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde bunu düşünüp anlarsınız. Nur / 28. Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir. Nur/61…Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize birbirinize selâm verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetleri böyle açıklar. Nur / 62. Müminler, ancak Allah’a ve Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. Resûlüm! Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir. Mücadele / 11. Ey iman edenler! Size “Meclislerde yer açın” denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size “Kalkın” denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. İsra / 37. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. HADİS-İ ŞERİF * Ebu Eyyub el- Ensari anlatıyor Bir gün ey Allah’ın Resulü! Şu selam malum. İsti’zan izin istemek, kapı çalmak nedir?” diye sorduk. Şu açıklamayı yaptılar“ bir başkasının evine girmek isteyen kimse varlığını duyurmak için kapıda, sesli olarak Sübhanallah, allahuekber, Elhamdülillah! Der, öksürüp boğazını temizler ve içeri girmek istediğini haber verip ev halkından böylece izin ister” * İbni Ömer Radıyallahu anh anlatıyor Resulallah Sallallahu aleyhi ve Sellem buyurdular ki “Size bir kavmin büyüğü gelince onu büyükleyin, ikramda bulunun” * Hazreti Ali Radıyallahu anh anlatıyor Resulallah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki “Biriniz hapşırınca “Elhamdülillah! Desin. Yanındakiler ona, yerhamukellah! Desinler, hapşıran da onlara “yedikumullah ve yuslihu Allah size hidayet bulunsun ve halinizi iyi kılsın desin” * Hazreti Enes Radıyallahu anh anlatıyor Resulallah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir adama rasladımı onunla konuşur, muhatabı ayrılmadıkça da yüzünü ondan çevirmezdi. Muhatabıyla müsafaha yapsa, elini muhatabın elinden çekmezdi. İlk çeken muhatabı olurdu. Aleyhissalatu vesselam’ın dizlerinin, yanında oturan arkadaşının dizlerinden ileri çıktığı da görülmemiştir.” * Büreyde İbnul Husayb Radıyallahu anh anlatıyor Resulallah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gölge ile güneş arasında oturmayı nehyetti. * Ebu Zer Radıyallahu anh anlatıyor Ben yüzükoyun yatar vaziyette iken Resulallah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanıma geldi. Ayağıyla bana dürttü “ey Cüneydib, bu yatış, cehennem ehlinin yatışıdır” buyurdu. * Hazreti Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor “Bir adam, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında bir başkasını medh u sena etmişti. “Yazık sana! Arkadaşının boynunu kestin” buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Sonra da şu açıklamayı yaptılar “Bir kimse kardeşini illâ da övecekse bari “Falancayı zannederim, ona Allah kâfidir. Ben Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmem çünkü AIlah herkesi benden iyi bilir. -Ondan böyle bir fazilet biliyorsa- falanca şöyle şöyledir” desin.” * Hazreti Aişe radıyallahu anhâ “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çirkin isimleri değiştirirdi” buyurmuştur. * İbnu Abbâs radıyallahu anh anlatıyor “Cüveyriye Bintu’l-Hâris’in ismi Berre idi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm “Berre’nin yanından çıktı” denmesini sevmiyordu. * Ebu Ümame radıyallahu anh anlatıyor “Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki “Ben, haklı bile olsa münâkaşayı terkeden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terkedene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlakı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” * Ebû Hüreyre radiya’llahu anh’den rivâyet olunduğuna göre bir kere Nebî salla’llahu aleyhi ve sellem’e muayyen bir yaşta matlubı olan bir devesi ni istemek üzere bedevî birisi Nebî bu bedevîye kavlen veya fi’len haddini bildirmek istemişlerse de Resûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem – Bu adamı bırakınız , dokunmayınız! Her sâhib-i hakkın edeb dâiresinde hakk-ı talebi vardır, buyurmuş, sonra da – Devesi yaşta bir deve veriniz! diye emretmiş. Ashâb-ı Kirâm – Yâ Resûla’llah! O yaşta deve bulamıyoruz, ancak onun devesinden daha değerli bir yaşta vardır, demişlerdir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem – Bunu veriniz!. Sizin en hayırlınız borç verimi en güzel olanınızdır, buyurmuştur. * İbn-i Abbâs radiya’llahu anhümâ’dan bâzı ashâbına ki, Atâ’ İbn-i Ebî Rebâh’tır şöyle dediği rivâyet olunmuştur Ey Atâ’! Sana Cennet kadınlarından bir kadın göstereyim mi? Demiştir. O da Evet gösteriniz, demesi üzerine İbn-i Abbâs şöyle demiştir Şu gördüğün iri yapılı ve uzun boylu habeşî kara kadın yok mu? Bu kadın bir kere Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem’e gelip Yâ Resûla’llah! Ben sar’alanıyorum, sar’alanınca da açılıyorum, Allah’a benim için du’â buyurunuz, dedi. Resûl-i Ekrem Ey kadın! İstersen hastalığına sabret. Bunun mukabilinde sana Cennet vardır. İstersen âfiyet vermesi için Allah’a du’â edeyim, buyurdu. Kadın Yâ Resûla’llah! Hastalığıma sabrederim, dedi. Ancak ben açılıyorum. Açılmaklığım için Allah’a du’â buyurunuz, diye ricâ etti. Resûl-i Ekrem du’â etti. Edeb yerleri açılmaz oldu. * Âişe radiya’llahu anhâ’dan rivâyete göre, Resûlu’llah Salla’llahu aleyhi ve sellem İnsanlar ayakkabısız, vücûdu çıplak ve ilk yaradılışları gibi sünnetsiz haşrolunacaklar buyurdu. Ben de Yâ Resûla’llah! Erkek, kadın berâber mi? Bunlar birbirlerine edeb yerlerine bakarlar, dedim. Resûl-i Ekrem Yâ Âişe! Haşir işi çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına müsâit değildir, buyurdu. * Ebû Hüreyre ve Zeyd İbn-i Hâlid Cühenî radiya’llahu anhümâ’dan rivâyet olunduğuna göre, müşârün-ileyhimâ demişlerdir ki Bedevî arablardan bir kişi hasmı ile birlikte Resûla’llah salla’llahu aleyhi ve sellem’e gelmişti de – Yâ Resûla’llah! Size Allah nâmına yemîn eder, ve yalnız Allah’ın Kitâbiyle hükmetmenizi dilerim, demişti. Öbür hasım ise daha dirâyetli ve edepli idi. O da – Evet yâ Resûla’llah, aramızda Kitâbu’llah ile hükm ediniz ve söz söylemek üzere bana müsâade buyurunuz! dedi… Edeb, arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır. Ancak, o da terbiye ma’nâsına artık Türkçeye mâlolmuş kelimelerden biridir. Edeb, dine ait prensibler sayesinde ruhta kazanılan ikinci bir fıtrat veya daha geniş ma’nâsıyla ruhun dinle bütünleşerek istikrar kazanmasıdır. Ne var ki her din, insanı edebli kılmaz, İslâm edebli kılar. Aslında biz din deyince hemen İslâm Dini’ni kasdederiz. Edeb, aynı zamanda ihsan mertebesine ermenin de husûsi ma’nâda edeb, Efendimiz’in Sallallahu aleyhi ve Sellem, farz ve vacibin dışındaki davranış ve hareketlerine aynen ittiba ve yaşantıyı O’nun hayatına göre ayarlama ameliyesidir. Edeb insanı diğer varlıklardan ayırır. Müslümanlar edeb ile süslenir ve güzelleşir. Dünyanın süper gücü Osmanlı edeb ile yatmaya, insanlar ile münasebetten toplum içerisindeki hal ve hareketlere kadar her alanda edeb kıriterleri uygulanmıştır. “Edeb insan için bir urba, bir elbisedir. Edebli olmayan ise, çıplak demektir.” “Edeb, bir tâcdır. O tâcı giyen her belâdan kurtulur. Sen de belâlardan emin olmak, kurtulmak istiyorsan daima edebli olmaya çalışmalısın.” KONUŞMADA EDEB Allah Rasulü, mahrem uzvun adını söylemiyor.. onun yerine iki bacak arası tabirini kullanıyor. Bu, O’nun yüce edebinin bir tezahürüdür. Zaten O, her zaman bizler için, gayet tabiî ve fıtrî olan şeyleri ifade ederken dahi, öyle kendine has derin bir edep içinde olmuştur ki, bazılarımızca en sevimsiz gibi görünen şeyler dahi, birden insanın gözünde sevimli birer tablo haline gelivermiştir. O, ahlâk; karakter, seciye ve tabiatıyla güzelliklere programlanmış bir insandı. EDEB Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri’nin Basra’da bulunduğu günlerde parmağını bir bezle sardığını gördüler. Sebebini soranlara, parmağının ağrıdığını söylüyordu. Soranlardan birinin yolu Mısır’a düşünce, orada Zünnun-i Mirsi Hazretlerini ziyaretine gitti. Onun da parmağının aynı şekilde sarılı olduğunu gördü. Hayretle ona da sebebini sordu. -“Uzun zamandır parmağım ağrıyor” diyordu. Bu cevabı duyunca adam, Sehl’in parmağını niçin sardığını anladı. Hocasına riayet düşüncesiyle parmağını sarmıştı. Bir müddet sonra Tüsteri Hazretleri, duvara yaslanmış, bağdaş kurmuş bir şekilde gördüler. Yer yer ayaklarını da uzatıyor ve talebelerine “İstediğiniz her şeyi sorabilirsiniz” diyordu. Herkes çok şaşkındı. Hocalarına ne olmuştu acaba?… Zira daha önce onu hiçbir böyle görmemişlerdi. Dayanamayıp -Efendim, bir şey mi oldu? Daha önce böyle davranmazdınız? -Bir insanın hocası hayatta olduğu müddetçe kendisine edeb yaraşır, buyurdu. Talebeleri, o gün Zünnun-i Mirsi Hazretlerinin vefat ettiğini öğrendiler. Abdurrahman bin Kasım’dan -“İmam Malik Hazretlerinin tam 20 sene hizmetinde bulundum. Bu müddetin 18 senesini edeb, 2 senesini de ilim öğrenmekle geçirdim. Keşke hepsini edeb öğrenmekle geçirseydim.” YANLIŞI NASIL DÜZELTTİLER? Peygamber Efendimizin mübarek torunları Hasan ile Hüseyin cami avlusunda durmuş, şadırvandan abdest alan yaşlıca bir adamı seyrediyorlardı. Hasan bir ara kardeşi Hüseyin’e — Bak, dedi, dirseklerini iyice yıkamadı. — Evet görüyorum, bazı yerler kuru kalıyor. — Bunu ona söylemeliyiz, abdest sırasında yıkanması farz olan yerlerde iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa abdest olmaz, abdest olmayınca tabii namaz da olmaz. — Ama nasıl söyleyeceğiz? İşte bak, ayaklannda da aynı ihmâli yaptı. Parmak aralarını ovuşturmadı, suyu topuklarına değdirmedi bile. Hadi gidip kendisine söyleyelim. Hüseyin — Bir dakika, diye kardeşini durdurdu. O bizden çok yaşlı. Söylersek utanabilir. Yahut çocuk olduğumuz için bizi dinlemeyebilir. Onu kırmadan yanlışını anlatmanın bir yolunu bulmalıyız. Birden aklına geldi — Tamam dedi sevinçle, buldum! Adama yaklaştı. Saygı dolu bir sesle — Efendim, dedi, sizden bir ricamız var. — Söyleyin bakalım çocuklar. — Biz henüz çocuk sayılırız. Şuradan abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlıklarımızı söyleseniz. Adam memnun memnun güldü — Tabiî, dedi. Başlayın bakalım İki kardeş abdest almaya başladılar. Adam dikkatle bakıyor, bir yanlış bulmaya çalışıyor, ama bulamıyordu. Kendi abdestini düşündü. Hasan ile Hüseyin gibi dikkat göstermediğini anladı. Abdestleri bitince saçlarını okşadı — Yanlış sizde değil çocuklar bende, dedi. Kusurlu benim, Yanlışımı yüzüme vurmadan bu kadar nazikçe düzelttiğiniz için çok teşekkür ederim. Artık ben de sizler gibi abdest alacağım. İşte başlıyorum. Yeniden suyun başına çöktü ve bir güzel abdest aldı. Sevgili çocuklar. Demek ki, birşeyin doğrusunu bilmek yeterli değildir. O doğruyu başkalarını kırmadan, darıltmadan anlatabilmek de lâzımdır.
yürüyüşünde tabii ol ne demek