yoksa onların allah ın izin vermediği konularda

Site De Rencontre Qui Passe A La Tele. Tarihte kader konusu tartışılmıştır. Ehli Sünnetin kader konusundaki görüşleri şöyledir. Hayır ve şer fiiller Allah’ın kudretiyle olmaktadır. Allahın izin vermediği bir şeyin olması da mümkün değildir. Allah bazı konularda kullarını muhayyer bırakmıştır. Nasıl isterlerse Allah onların isteklerini kabul eder ve onu yapar. Yapan insan değil Allah’tır. Allah duayı yalnız mü’minlerden ve müslimlerden değil, yarattığı bütün insanlardan kabul eder. Dua etmelerine izin verdiği alanlarda kim dua ederse etsin mutlaka kabul eder. Kulun kötülük işlemesi bu suretle mümkün olmaktadır. İnsanın kendisinin herhangi bir gücü yoktur. Bu konuda bugünkü müsbet ilimle Ehli Sünnet anlayışında herhangi bir ayrılık yoktur. Kâinatta madde de enerji de sınırlıdır, artmaz ve eksilmez. İnsan ancak bu enerjiyi kullanarak bir iş yapar. Kendi bedeni dâhil insanın maddeye doğrudan herhangi bir müdahalesi yoktur. Bedenim kendisi var etmediği gibi orada kullanılan enerjiyi de kendisi var etmiyor. Ruh sadece komuta ediyor. Evinizde lamba var, anahtar var. Anahtarı çevirirsiniz yanar, çevirirsiniz söner. Elektrik varsa lamba yanar ve söner, elektrik yoksa lamba yanmaz ve sönmez. Elektrik tesisatı yoksa yanmaz. Önce evinizdeki elektrik tesisatında kullanılan bütün malzeme Allah’ın toprağından alınmıştır. O maddelerin etkili hâle gelmesi için de bütün enerji Güneş enerjisinden ibarettir. İnsanlar sadece anahtar çevirdiler. İşte, Ehli Sünnetin fail olan Allah’tır demiş olmalarının manası budur. Adamı öldüren attığınız merminin silahı da barutu da hep Allah’ındır. Kimsenin zerre kadar bir katkısı yoktur. Tek katkı anahtarları çevrimedir. O anahtarı da siz onun gücü ile çevirdiniz. Siz sadece beyninizdeki devrelere komuta ettiniz. Kadercilerin çözmediği nokta şudur. İnsan kendi kendine mi ister yoksa Allah mı istetir? Allah insana isteme melekesini vermiştir. Melekeyi veren O’dur ama isteyen insandır. Bu isteğinden dolayı insan sorumludur. Kendisine verilen arabayı kendi sorumluluğunda Allah’ın istemediği yerde kullandığı için sorumludur. Burada anlaşılmayan bir şey yoktur. Böyle bir insanı yaratamayacağı gibi bir iddia abestir. Hayatımız buna göre tanzim edilmiştir. Kudretinin buna yettiğini kanıtlar. Ayrıca Allah da kitapta bunu bildirmiştir. Tarihte kalmış tartışmalar bugün müsbet ilim tarafından kesin olarak ispatlanmıştır. Madde ve enerji sakımı kanunu yalnız insanın değil, melek ve cinlerin ve ruhların da yaratamayacağı kabul edilir. Sünnetullah değişmemektedir. Hâlâ 1300 sene önce o günkü ilimlerle varılan sonuçları bugün tartışmak abesle iştigaldir. Basralı Haşan Ehli Sünnetin itikadını eksik olarak anlatmaktadır. Allah kötülüğü emretmez ama Allah kötülük yapmak isteyene de kötülük yapması için izin verir. O nun izni olmadan kimse bir kötülük yapamaz. İşte, Basralı Haşan birinci cümleyi doğru söylemiştir ama ikinci cümle eksiktir. Sonraki kelamcılar onu da tamamlamışlar ve bugün müsbet ilimin vardığı sonuca varmışlardır. Asıl tartışılacak konu şudur. Allah benim ne yapacağımı biliyor mu? Biliyorsa benim iradem söz konusu değildir. Bırakın; Allah kendisinin ne yapacağını kendisi biliyor mu? Biliyorsa o zaman iradesi yoktur. İradesi varsa demek her şeyi bilmez. Bu sorunun çözümü insan aklının çözemediği bir sorun olarak hâlâ mevcut olmaktadır. Buna iki şekilde cevap verilebilir. Kelamcılar da buna yakın fikirler yürütmüşlerdir. Bizim cesaretle söyleyeceğimiz şeyi söyleyememişlerdir. Birinci cevap;Allah zaman ve mekândan münezzehtir, O’nun geçmişi ve geleceği yoktur. Dolayısıyla insanın ne yapacağını bilebildiği gibi, kedisi için zaten geçmiş ve gelecek olmadığı için iradesi de zaman dışıdır. Bunun ne olduğunu bizim düşünmemiz mümkün değildir. Çünkü bizim zaman ve mekân dışı bir oluşu idrak etmemiz mümkün değildir. Bunun kestirmesi bu hususta bizim aklımız yeterli değildir. ikinci cevap ise tarafımızdan beyan edilmiştir. Allah her şeyi bilir. Şey olanlardır. Hiç olmazsa zihindeki planlardır, düşünülenlerdir. Olmayanlar şey değildir. Yok, bir varlık değildir. O halde Allah var olanları bilir. Olmayanları bilmesi söz konusu değildir. Demek ki Allah onun olmasını dilememişse ne dileyeceğini bilmez. Çünkü dilenmeyen bir şey değildir. İnsan da eğer daha dilememişse onu da ne insan ne de Allah’ın bilmesi mümkün değildir. Olmayanlar şey değildir. Dolayısıyla “yok”un bilinmesi söz konusu değildir. Süleyman Karagülle Allah’a İsyan mı Daha Zor, Yoksa Yaz Sıcağında Oruç Tutmak mı? Ahmed KalkanBu sene mübarek Ramazan orucu yine sıcak günlerde tutulacak. Gittikçe tevhidle bağları kopardığından dolayı ibâdetleri rahat bir şekilde terk edebilen insancıklar çoğalmaya başladı. Bu sene bahane daha bir hazır “Bu sıcakta oruç tutulmaz!” Gelin, bir karşılaştırma yapalım “Allah’ın Rasûlüne muhâlefet etmek için geri kalanlar savaşa gitmeyip oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda Cihad etmeyi çirkin gördüler, bu sıcakta savaş için sefere çıkmayın’ dediler. De ki Cehennem ateşi çok daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” 9/Tevbe, 81-82. Sıcağı bahane ederek savaşa katılmayanların âhiretteki cezalarının çok şiddetli olacağı için, onların çokça ağlamaları gerekir. Savaş gibi insanın hoşlanmadığı nefsin hevâsına çok ağır gelen zorlu bir sınav için böyle buyrulmuş. Ya sıcak bahanesinin arkasına sığınıp oruç gibi farzları terk eden kimseye ne denilir, ne denilmelidir?Allah’ı gerçekten sevip O’na verdiği sayısız nimetlerden dolayı şükretmek isteyen muvahhid mü’minler için orucun ve her çeşit ibâdetin hiç de zor olmadığı, namazını hiç bırakmayan, orucunu hiç aksatmayan bunca Müslümanların hiç şikâyet etmeden Allah’a itaatlerinden belli. Ama cehennem çok zor bir hayat; cehennem için koşturmaca da öyle… Bir içkiyi düşünün; kolay mıdır bu haramı işlemek, ucuz mudur bu haram? Ne büyük bedeller ister sarhoşluk? Para istiyor, sağlık istiyor, zaman istiyor, uykusuzluk istiyor, akılsızlık istiyor, rezillik istiyor. İnsanın şerefini yok ediyor, yakınlarının bile hor ve hakir görmesini gerektiriyor…Evet, yaz sıcağında orucun güzelim serinliğiyle huzuru yakalamak mı, gece meyhane köşelerinde sızıp kalarak rezilce bir keyif arayışı mı daha zor? Allah’a itaatin gönülde yansıyan mutmainlik hissi, vicdanın huzuru ve fıtratın arzusu istikametinde, acıkan ruha güzelim gıdasını vermek mi, yoksa gönlün bütün hücrelerine yansıyan suçluluk, pişmanlık ve özgüven eksikliği, irade zayıflığı karışımı bir anormallik mi daha kolaydır? Allah’a itaat; fıtratın, huzurun, sağlık ve âfiyetin kaynağı ve belirtisidir. Yaratan’a isyankârlık ise hevânın kötü arzuların, stresin, hastalık ve huzursuzluğun kaynağı ve belirtisi… Biri cennete götüren güzellikler, diğeri cehenneme sürükleyen çirkinlik ve ıstıraplar…Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte, Kur’an bu sırra dikkat çekiyor 92/Leyl, 5-7; 87/A’lâ, 8. Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince, zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve problem sarabilir Bkz. 92/Leyl, 8-10.İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.” 31/Lokman, 13. İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu, zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler… hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey olmasa Sınırı; İlâhî Ölçü ve HevâTerazisi olmayan manavın işi daha zordur, ölçüsü olmayan ya da ondan daha kötüsü yanlış ölçüler kullanan bir insanın durumu. Zorluğun ve kolaylığın ölçüsü nedir? İman ve ibâdetlerle güçlenmeyen kimse, farkında olmasa da rûhen hasta insan, halüsinasyonlar görecek, kolayı zor, zoru kolay sanacaktır. Kendini o kadar ihmal etmiş, iç dünyasını o kadar fakirleştirmiştir ki câhiliyye insanı, kendini güçlendirecek mânevî gıdaların ve iyileştirecek ilaçların düşmanı kesilmekte ve bunlardan yararlanmayı çok zor olarak görmektedir. Şeytanın “bak” dediği yerden bakmanın, Allah’ın “gör” dediğini görmek istemeyip Allah’ın “kör” dediği bakar körlerin tavrıdır bu. İnsan, hiç de zor olmayan bir güzelim ibadete, şeytanın ikram ettiği kara gözlükle, tâğutların yönlendirdiği yerden ve terbiye edilmemiş arzularının istikametine doğru bakarsa, çukur ve tümsek aynaların gösterdiği gibi, eşyayı olduğundan çok farklı görecek, kolay bir ibadet ve itaati, gücünün yetmeyeceği zorluk gibi algılayacaktır. Meselâ; “Andolsun Biz, Kur’an’ı öğüt alınsın diye anlaşılması için kolaylaştırdık. Ondan öğüt alan yok mu?” 54/Kamer, 17, 22, 32 diyen Rabbi yalanlarcasına “Kur’an’ı anlamak zordur, onu biz anlayamayız” diyen anlayışsızlık bunun ürünüdür. Beş vakit namazı fazla gören, yaz sıcağında ya da kış soğuğunda orucun zor olduğunu düşünen, ama tâğutlara kulluk yapmayı kolay sanıp o rezilliği tercih eden kimse, üzerinde “made in İblis” yazılı kapkara bir gözlük kullanıyordur. Allah’ın nuruyla etrafına bakmayan insan, akı kara, karayı ak olarak Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet, hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir. Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder, insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan, kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar körlerdir. “…Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin tâ kendileridir.” 7/A’râf, 179 “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler kör olur.” 22/Hacc, 46İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi, kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.” 2/Bakara, 216. Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir. Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez 2/Bakara, 286. Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler 42/Şûrâ, 13.İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten, kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp geride bıraktıklarından… birer birer hesap verecektir. Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir Sağlık ve boş vakit.” Buhâri, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15. Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır. İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” 102/Tekâsür, 8 “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 99/Zilzâl, 7-8İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya erteler; bu sonra bazen âhiret Evren Allah’a İtaat EtmektedirKur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na döndürüleceklerdir.” 3/Âl-i İmrân, 83 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler, ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır. Peki gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi; yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” 67/Mülk, 14 Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim “Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her ikisi de İsteyerek/itaat ederek tâiîn geldik’ dediler.” 41/Fussılet, 11 Burada dünyanın ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır. Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı, itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir İçlerinde, hoşlanmadıklarını gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden boyun eğerek, tam bir teslimiyetle 4/Nisâ, 65 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir. Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil; münâfıkların tavrı itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir. İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler. Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip uymuşlardır 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar kalpleriniz şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/kaynargözyaşı döker. Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 2/Bakara, 74“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” 59/Haşr, 21 İnsan kadar yüce vasıflarla donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan 95/Tîn, 4 insanın, yeryüzüne halife 2/Bakara, 30 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların en aşağısına 95/Tîn, 5, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir. Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi olarak değerlendirilir “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 4/Nisâ, 65Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü gerektiren bir durumdur “De ki Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 3/Âl-i İmrân, 32 Mutlak otorite Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği, yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir. “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?” 42/Şûrâ, 21 Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin, insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir. Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat, imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” 4/Nisâ, 115 Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 4/Nisâ, 14Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde itaatsiz yaşayamaz. Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir. İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında daha büyük zararlara yol açmaz mı?Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün, diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm nedir?Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır. Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz, ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için bundan başka çözüm Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir. Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe sokar.” 4/Nisâ, 13-14 “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 65/Talâk, 1Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdırİnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah’a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven ve tevekkül yakışır. “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum” deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek, her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin 4/Nisâ, 69 yoludur. Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 49/Hucurât, 7. İman sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür. Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır “Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” Tirmizî, Fezâilu’l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak, sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.“Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor bir hayat onu ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret anlatıyor “Rasulullah Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip müşriklerin yaptıklarından şikâyette bulunduk “Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi “Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’e kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” S. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize öğretir “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!” 2/Bakara, 286. Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları, kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor. Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz 2/Bakara, 286. Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık istediği için 2/Bakara, 185, Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama, nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği 6/En’âm, 43, kolay ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur “Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur. Onları Allah’tan O’nun azâbından koruyacak kimse de yoktur.” 13/Ra’d, 34Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. İnsanın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir. Unutmayalım; bir dolu kova taşımak, iki dolu kova taşımaktan zordur. Yani sadece dünya kovasını suyla doldurup taşımaya çalışan kimse, âhiret kovasını denge unsuru olarak yüklenmeyen kimseden çok daha fazla zorlanacaktır. Tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi istenilen yere doğru uçamayacak, selâmete ulaşamadan düşüp kalacaktır.“Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr Rabbim! Zorlaştırma, kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!”Ahmed Kalkan Bu ayetlerdeki hükmünün amm genel olduğunu bildirdikten sonra, “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” Maide 44 ayetindeki “küfrün” İslam milletinden çıkartan bir küfür mü, yoksa İslam milletinden çıkartmayan bir küfür mü olduğu meselesini açıklamak gerekir. Her kim Allah hükmünü yahudilerin yaptığı gibi değiştirirse, o kimse büyük küfür işlemiş ve kafir olmuştur. Bu konuda alimler arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Fakat sapık bir fırka olan Havariç, bu ayetleri yanlış anlamış ve Allah hükmüne muhalefet ederek veya büyük günah işleyerek ölen kimselere kafir hükmünü vermişlerdir. Sahabeler ise bu sapık taifeye reddiye ol-mak üzere; onların ayetleri yanlış anladıklarını, bu ayetlerde kastedilen kimselerin Allah hükmünü yahudilerin yaptığı gibi değiştiren kimseler olduğunu ve İslam milletinden çıkartan büyük küfür işlediklerini; Allah hükmünü değiştirmeksizin, sırf nefsine uyduğu için belli bir meselede, Allah o mesele hakkında indirdiği hükmü uygulamayıp meseleyi değiştirerek değiştirdiği meseleye Allah indirdiği hükmü uygulayan kimsenin ise, bu yaptığını helal görmemesi şartıyla büyük küfür değil, İslam’dan çıkartmayan küçük küfür işlediğini söylemişlerdir. Zamanımızda ise tagutların şeyhleri ve belamlar, sahabelerin Havaric’e yapmış oldukları bu reddiyeyi kendilerine delil almakta ve böylece Allah şeriatini bir kenara atarak onun yerine beşeri kanunları uygulayan tagutların büyük küfür işlemediklerini, İslam’dan çıkartmayan küçük küfür işlediklerini söylemektedirler. Bu mesele ileride daha geniş olarak açıklanacak. Fakat öncelikle Allah indirdiğiyle hükmetmeyenlerin ne zaman büyük küfür işledikleri konusunu örneklerle açıklayalım. 1 - Allah indirdiğini reddederek Allah indirdiği dışında kanunlarla hükmetmeyi caiz gören hakim. Bu hakim Allah ayetlerini inkar etmiş olduğu için kafirdir. İbni Kudame şöyle dedi “Allah kesin olarak haram kıldığı icmayla sabit olan bir şeyi veya müslümanlar arasında haramlığı yaygınlaşan ve haramlığı konusunda hiçbir şüphe olmayan domuz eti, zina ve bunlar gibi haramların helal olduğuna her kim inanırsa işte o kimse kafir olur.” El Mugni c 12, s 276 Darul Hicre baskısı İmam Karafi şöyle dedi “Küfrün aslı; kainatın yaratıcısını ve herkes tarafından farz olduğu bilinen namaz, oruç gibi amelleri inkar etmektir. Küfür, sadece Allah farz kıldığı amelleri inkar etmekle olmaz, aynı zamanda mübah olduğu herkes tarafından bilinen meselelerin helal olduğunu inkar etmekle de olur. Allah inciri ve üzümü helal kılmadığını söylemek veya üzerinde icma edilen meseleleri inkar edenin kafir olmayacağına inanmak gibi... El Furuk c 4 s 115117 Dar İhya el Kutubil Arabiyye baskısı. “Nihayetil Muhtac” kitabının yazarı, “Riddeti Gerektiren Ameller”den söz ederken şöyle demiştir “Rasulü yalanlarsa... veya zina, livata, içki içme ve vergi gibi hakkında haram olduğuna dair icma olan meseleleri helal kılarsa... Zira Rasulullah dinde olduğunu haber verdiği, dinde sabit olan bir şeyi reddeden kimse böyle yapmakla rasulü yalanlamıştır. Aynı şekilde evlenme, alış veriş gibi helal olduğu icmayla sabit olan bir meseleyi haram kılmak da küfürdür... Yine beş vakit namaz kılmak, sehiv secdesi yapmak gibi icmayla sabit olan amelleri veya meşruluğu herkes tarafından bilinen sünnet namazlarını veya bayram namazlarını inkar eden veya altıncı bir namazın olduğunu söyleyen kimse de kafir olur...” Nihayetil Muhtac Şerhil Menac c 7 s 411 Halebi baskısı İbni Teymiye şöyle dedi “Kim beş vakit namazın, zekatın, ramazan orucunun ve beyti haccetmenin farz olduğuna inanmaz, Allah ve rasulünün haram kıldığı fuhuş, zulüm, şirk, iftira gibi amelleri haram kılmazsa kafir ve mürted olur. Böyle bir kimse tevbeye çağırılır. Şayet tevbe etmezse bütün müslüman alimlere göre öldürülür ve iki şehadeti söylüyor olması ona bir fayda sağlamaz.” Fetvalar2 - Allah ve rasulünün hükmünü uygulamanın gerekli olmadığına inanan hakim. Bu hakim, Allah ve rasulünün hükmünü gereksiz gördüğü için küfre girmiştir. Allah şöyle buyuruyor “Herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulune havale edin! Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman etmişseniz... İşte bu daha hayırlı ve sonuç itibarı ile de daha güzeldir.” Nisa 59Allah bu ayette, teşri hakkını sadece Allah vermek gerektiğini, iman şartına bağlamıştır. Bu sebeble her kim Allah ve rasulünün hükmünü uygulamanın gerekli olmadığını söylerse işte o, her ne kadar müslüman olduğunu söylese de iman etmiş - Allah hükmünü reddetmediği halde Allah hükmünden başka hükümlerin de uygulayabileceğine inanan hakim. Bu hakim, her ne kadar Allah hükmünü inkar etmese de Allah başkasının hükmünün uygulanabileceğini söylemekle Allah hükmünün yetersiz olduğunu söylemiş, onu küçümsemiş ve dolayısıyla küfre girmiştir. Allah şöyle buyuruyor “Andolsun biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola yöneltip iletir. Onlar derler ki “Allah’a ve rasulüne iman ettik ve itaat ettik.” Sonra bunun ardından onlardan bir grup sırt çevirir. Bunlar iman etmiş değildirler. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasulüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve elçisinin kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, onlar zalim kimselerdir. Aralarında hükmetmesi için, Allaha ve elçisine çağrıldıkları zaman mümin olanların sözü “İşittik ve itaat ettik” demektir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır! Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa... İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır!” Nur 46-52 Bu ayete göre her kim, Allah ve rasulüne iman ettiğini ve hatta itaat ettiğini söyler, buna rağmen Allah ve rasulünün hükmünden yüz çevirir ve uygulamazsa işte bu kimse, Allah ve rasulünün hükmünü inkar etmese bile, ameliyle beğenmediği için küfre - Allah hükmünün bu zamanda uygulanamayacağını söyleyen hakim. Bu hakim de Allah hükümlerinin her zaman ve mekana hitap edemeyecek kadar basit, yetersiz ve eksik olduğunu söyleyerek küfre girmiştir. Allah şöyle buyuruyor “İhtilaf ettiğiniz her konuda hüküm verecek olan Allah’tır.” Şura 10 “Rasul size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da sakın! Allah’tan korkun! Şüphesiz ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” Haşr 7 “O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.” Kehf 26 Allah bu ayetlerde hükümlerine tabi olunmasını belli bir zamana has kılmamış, her zamanda sadece kendisinin ve rasulünün hükmüne uyulması gerektiğini söylemiş ve hükmünde hiçbir zaman ortak kabul etmediğini haber vermiştir. Bu sebeble her kim Allah ve rasulünün hükümlerini belli bir zamanla sınırlandırır ve başka zamanlar için uygun olmadığını söylerse Allah ayetlerini inkar etmiş ve kafir olmuştur. 5 - Allah hükmü uygulandığında müslümanların gerileyeceğini söyleyen hakim. Bu da bir önceki hakim gibi küfürdedir. Allah şöyle buyuruyor “Allah, Kitabı ve mizanı hak ile indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakındır.” Şura 17 “Sonra seni de emir konusunda bir şeriat üzere kıldık. Sen ona uy ve bilmeyenlerin heva istek ve tutkularına uyma! Çünkü onlar, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi senden savamazlar. Şüphesiz zalimler, birbirlerinin velisidirler. Allah ise, muttakilerin velisidir.” Casiye 18-19 “Ey iman edenler! Allah’ın rasulünün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan sakının! Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.” Hucurat 1 Bu ayetlere göre Allah İslam’ı uyulması gereken bir din ve onun hükümlerini de uyulması gereken bir şeriat kılmış, hiçbir şeriat ve dinin bundan öne geçirilmemesini emretmiştir. Zira Allah dini ve şeriati müslümanların refahı, mutluluğu ve gelişmesi için uyulması gereken tek din ve şeriattır. Asıl bundan başka din ve şeriatlere uyulduğunda insanların mutluluğu, refahı ve gelişmesi bozulur. Bu sebeble her kim, Allah din ve şeriati uygulandığında müslümanların gerileyeceğini söylerse işte o kimse, Allah ayetlerini inkar etmiş ve kafir - Dinin, Allah ile kul arasında olduğunu, siyasete karışmadığını, sadece camilerde kalması gerektiğini, siyasi, iktisadi ve kulların birbirleri arasındaki diğer dünyevi ilişkilerde uygulanacak kanunların dini kanunlar olmaması gerektiğini söyleyen hakim. Bu hakim, Allah’ın hükümlerini beğenmediği için küfre girmiştir. Allah şöyle buyuruyor “İşte böylece, biz onu Kur’an’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik.” Ra’d 37 “Hüküm, yalnız Allah’a aittir. Ona tevekkül ettim. Tevekkül edenler yalnız O’na tevekkül etsin.” Yusuf 67 “Haberiniz olsun; hüküm yalnız O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.” En’am 62 “Hayır, emrin tümü Allah’ındır.” Ra’d 31 “Rasulü, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın! Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden veya acı bir azabın gelmesinden sakınsınlar.” Nur 63 “Allah onların göğüslerinin sakladıklarını ve açığa vurduklarını bilir. O, Allah’tır. Kendisinden başka ibadete layık ilah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O’nundur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” Kasas 69-70 Allah bu ayetlerde hükmün sadece kendisine ait olduğunu, belli bir mekan, ve olaylara has kılınmadığını bildirmektedir. Allah hükmü her mekan ve olaylar için geçerlidir. Bu sebeble her kim Allah hükümlerini belli bir mekan ve olaylarla sınırlandırırsa Allah ayetlerini inkar etmiş ve kafir olmuştur. 7 - İslam dininin hırsıza verdiği el kesme cezasının, zinakar evliye verdiği recm taşlanarak öldürülme cezasının ve bunlar gibi daha başka suçlara koyduğu cezaların zamanımıza uygun olmadığını söyleyen hakim. Bu hakim, Allah böyle suçlar için bildiği hükümlerin zulüm hükümler olduğunu, kendisinin bildirdiği hükmün ise adil olduğunu, dolayısıyla kendisinin Allah daha merhametli olduğunu söylemiş ve böylece küfre girmiştir. Allah şöyle buyuruyor “Allah ve rasulü bir konuda hüküm verdiğinde inanmış erkek ve kadınların artık işlerinde başka yolu seçme hakları yoktur. Her kim Allah’a ve rasulüne başkaldırırsa apaçık bir şekilde sapmış olur.” Ahzab 36 “Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” Nisa 65 “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçme hakları yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” Kasas 68 Allah kulları arasında olabilecek olaylar hakkında hükümlerini bildirmiştir. Rasulullah da bu hükümleri açıklamıştır. Allah ve rasulü bir konuda hüküm bildirdikten sonra artık hiç kimsenin başka bir hükmü seçme hakkı yoktur. Bu sebeble her kim Allah ve rasulü bir konuda hüküm bildirdikten sonra başka hükümleri seçer ve Allah ve rasulünün hükümlerinin adil olmadığını söylerse, Allah kulları için seçip beğendiğini beğenmemiş ve dolayısıyla kafir olmuş olur. 8 - Teşri kanun koyma hakkının kendisinde olduğunu iddia ederek bu hakkı kendinde gören ve böylece insanlar için Allah başka kanunlar koyan hakim. Bu hakim, Allah dışında kanun koymaya kalkıştığı için Allah hak, yetki ve sıfatını kendisinde görerek Allah hakkına tecavüz etmiş ve kendisini ilah ilan etmiştir. İşte böyle yaptığı için hem tagut hem de kafir olmuştur. Kuran’da, hüküm verme hakkının sadece Allah ait olduğunu bildiren bir çok ayet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır a - Allah şöyle buyuruyor “Hüküm vermek Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil yalnız O’na ibadet etmenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yusuf 40 “Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuş olur. Şüphesiz ki Allah Semi’dir, Alim’dir.” Bakara 256“Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Tevbe 31 Allah bu ayetlerde hüküm verme hakkını, ibadet tevhidine bağlamıştır. Buna göre Allah hükmünü kabul etmek ve sadece O’nun hükmüne teslim olmak O’na hüküm konusunda ibadet etmektir. Tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve bunlara benzer ibadetleri yapmak gibi.... b - Allah şöyle buyuruyor “Yaratma da emir de O’nun hakkıdır. Alemlerin rabbi olan Allah yücedir.” A’raf 54 “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçme hakları yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” Kasas 68 Allah bu ayetlerde hüküm verme hakkını Rububiyyet tevhidine bağlamıştır. Buna göre Allah hükmünü kabul etmek ve sadece O’nun hükmüne teslim olmak O’nun rabliğini kabul etmek demektir. Tıpkı yaratıcı, rızık verici, öldüren, dirilten olduğunu kabul edip bu konularda O’na teslim olmak gibi... c - Allah şöyle buyuruyor “Size kitabı tafsilatlı olarak indirmişken, Allah’tan başka bir hakem mi kabul edeyim?” En’am 114 “Bu, Allah’ın hükmüdür, sizin aranızda hükmeder. Allah Alim’dir, Hakim’dir.” Mümtahine 10 “Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” A’raf 87“Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Yunus 109“O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır” Yusuf 80“Sen, hakimlerin hakimisin.” Hud 45“Allah hükmeder; O’nun hükmünü iptal edecek yoktur. Ve O, hesabı çabuk görendir.” Ra’d 41 “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, doğru haberi verir ve O, hak ile batılı ayırd edenlerin en hayırlısıdır.” En’am 57 Allah kendisine has isim ve sıfatları vardır. Buna göre, Allah hükmünü kabul etmek ve sadece O'nun hükümlerine teslim olmak, O’nun isim ve sıfatlarını kabul etmek demektir. Alim, Hakim, Hakem, Hakimlerin en hayırlısı, Hakimlerin hakimi, hükmü çabuk gören, ayırt edenlerin en hayırlısı olduğunu kabul etmek gibi... 9 - Allah şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunlarla hükmeden hakim. Bu hakim, bütün alimlere göre İslam milletinden çıkartan büyük küfür işlemiştir. Zira hüküm koyma ve teşri hakkı sadece Allah ait olan bir özelliktir. Bu özelliği her kim kendinde görürse kendisini ilah ilan etmiş, her ne kadar “ben ilahım” demese bile, küfre girmiştir. Allah hükümlerini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan hakimin küfre girmesinin üç sebebi vardır ve bu sebeblerin her birisi bu hakimin küfre girmesi için yeterlidir. Bu sebebler şunlardır Birincisi Beşeri kanunlarla hüküm veren bir hakim, Allah hükümlerini terketmiştir. Allah hükümlerini terkeden ve uygulamayan kimse ise kafir olur. “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” Maide 44 ayetinin nüzul sebebinden, Allah hükmünü terkeden ve uygulamayan kimsenin kafir olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı yahudilerin yaptığı gibi... Bu ayete göre; her kim Allah hükmüyle hükmetmezse, velev ki başka hükümlerle de hükmetmesin, kafir olur. İkincisi Allah şeriatine muhalif bir hüküm icat etmiştir. Buna göre her kim Allah hükümlerine muhalif hükümler icad eder, onları insanlara uygular ve insanları onlara uymaya zorlarsa, kafir olur. “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?” Şura 21 Bu ayete göre; her kim Allah izin vermediği bir konuda insanlar için teşri kanun koyarsa, işte o kimse kendisini rububiyyette Allah ortak koşmuş olur. Her kim de bu kimseye teşri kanun koyma hakkını verir ve itaat ederse, o kimseyi Allah eş koşmuş ve Allah başka rab edinmiş olur. İbni Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle dedi “Bu kimseler Allah şeriatine değil, cin ve insan şeytanların şeriatine uyuyorlar. Böylece bu insan ve cin şeytanlarının onlara haram kıldığı bahira, saibe, vasile ve ham’ın haram ve onlara helal kıldıkları ölü eti, kan, kumar ve bunlar gibi cahiliyede uydurdukları batıl sapıklıkların ise helal olduğu konusunda onlara itaat ederler. Senin dininin hükümlerine ise asla tabi olmazlar.” İbni Kesir tefsiri c 4 s 111 İbni Teymiye bu ayet hakkında şöyle dedi “Bu ayete göre her kim delili olmaksızın kendisini Allah’a yaklaştırması için bir amel uydurur veya Allah’ın şeriatine bakmaksızın bir ameli eli veya diliyle farz kılarsa, işte o kimse Allah’ın izin vermediği bir şeriat uydurmuş olur. Her kim de bu konuda ona tabi olursa onu Allah’a eş koşmuş olur.” İktidau Sırati Mustakim s 267 Medeni baskısı... Allah şöyle buyuruyor “O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”Kehf 26 Bu ayete göre her kim Allah izni dışında insanlara bir kanun koyarsa işte o kimse, kendisini Allah eş koşmuş olur. Allah şöyle buyuruyor “Haram aylarının yerlerini değiştirmek ancak inkarda bir artıştır. Bununla kafirler şaşırtılıp, saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine “çekici ve süslü” gösterilmiştir. Allah, inkarcı bir topluluğa hidayet vermez.”Tevbe 37 Haram ayların yerlerini değiştirmek, Allah izin vermediği yeni bir teşri koymaktır. Allah bu yeni teşriye küfür ismini vermiştir. Bu ayete göre Allah şeriatine muhalif teşri yapan bir kimse kafir olur. İbni Hazm Tevbe 37 ayetini zikrettikten sonra şöyle dedi “Kur’an’ın indiği arapça dilinin gereği olarak, bir şeyin fazlası, o şeyin cinsinden olması gerekir. Bu yani; ayetteki “Haram aylarının yerlerini değiştirmek ancak inkarda bir artıştır” lafzı ise haram ayların yerlerini değiştirmenin küfür olduğunu göstermektedir. Haram ayların yerlerini değiştirmek bir ameldir ve bu amel Allah haram kıldığını helal kılmaktır. Bu sebeble her kim Allah haram kıldığını bildiği bir meseleyi helal kılarsa, yaptığı bu fiille kafir olur.” El-Fasl İbni Hazm c. 3 s 245 İbni Hazm’ın sözünden; büyük küfre girmenin sadece inançla değil, amelle de olabileceği anlaşılmaktadır. İşte bu sebeble, bir şeyi Allah haram kıldığını bildiği halde helal kılan kişi kafir olur. Bu kimsenin, o fiilin haram olduğuna inanması, onun küfrüne engel değildir. İmam Şatıbi’nin bu konuyla ilgili çok sözü vardır. Onlardan bazısı İmam Şatibi bidat ehli hakkında konuştuktan ve “Ey iman edenler! Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın! Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” Maide 87 ayetini zikrettikten sonra bu ayetin nüzul sebebini de zikretti ve sonra bazı sahabelerin; evlenmeyi ve et yemeyi terketmekle ilgili düşüncelerini zikretti. Sonra da şöyle dedi “Bu mevzuyla ilgili şu meseleler vardır 1 - Helali haram kılmak bir kaç şekilde olabilir. a - Gerçek Manada Haram Kılmak Bu haram kılma ameli kafirlerde olur. bahira, saibe, vasile, ham’ı haram kılmaları gibi.. Bunlar dışında, kendi görüşlerine uyarak haram kıldıkları meseleler de buna girer. Allah şu sözü de bu konu ile alakalıdır “Diliniz yalana alıştığı için “Bu haram, bu helal demeyin. Zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.” Nahl 116 İslam’a bağlı olan kişilerin kendi görüşleriyle yaptıkları bunlara benzer haram kılma fiilleri de bu bölüme girer....” Şatıbi sonra diğer meseleleri zikretti. El’itisam c. 1 s 328 İmam Şatibi bu sözleriyle, cahiliye ehlinin kendi arzularına göre helal olan bazı şeyleri haram kılması ile insanın zühd için bazı şeyleri terketmesinin arasını ayırmak iste-miştir. Yani; kafirlerin, Allah helal kıldığı şeyleri kendi görüşleriyle haram kılmaları veya İslam’a nispet edilen bazı kimselerin sırf kendi görüşlerine dayanarak Allah kesin helal kıldığı meseleleri haram kılmalarıyla, dünyevi bazı amelleri zühd takva sebebiyle terketmenin arasını ayırmıştır. Bu amellerden birincisi apaçık bir küfürdür, ikincisi ise küfür değildir. Zamanımızda İslam şeriatinin yerini alan beşeri kanunların birinci bölüme girdiğinde hiçbir akıl sahibi şüphe etmez. İmam Şatıbi bir başka yerde şöyle dedi “Bidatlere bakıldığında, mertebelerinin değişik olduğu görülür. Bidatlerin bazıları apaçık küfürdür. “Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırıp zanlarınca “Bu Allah’a, bu da ortak koştuklarımıza putlarımıza dediler. Ortak koştukları için ayrılan Allah’a geçmiyor, fakat Allah için ayrılan ortak koştuklarına geçiyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!” En’am 136 “Bir de dediler ki “Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca erkeklerimize aittir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da buna ortaktırlar.” Allah, bu uydurduklarının cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm sahibi olandır, bilendir.” En’am 139 “Allah bahira, saibe, vasile, ham diye birşey kılmamıştır. Fakat kafirler yalan yere Allah’a iftira etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz.” Maide 103 Allah bu ayetlerde zikrettiği cahili bidatler, açık birer küfürdür. Yine münafıkların kendi nefis ve mallarını korumak amacıyla uydurdukları küfürler de böyledir. Bunlara benzer her amel, apaçık küfür olan amellerdir ve bunların açık bir küfür olduğunda asla şüphe edilmez.” El-İtisam c 2 s 37 İmam Şatıbi’nin “bunlara benzer” sözüne, şüphesiz zamanımızda uygulanan beşeri kanunlar da girer. Çünkü bu kanunlar, cahiliyide uydurulan kanunlar gibi Allah izni olmaksızın uydurulan yeni birer kanundur. Allah şöyle buyuruyor “Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Tevbe 31 Adiyy b. Hatem boynunda gümüşten bir hac takılı olduğu halde Rasulullah yanına girdi. Rasulullah o esnada Tevbe 31 ayetini okuyordu. Adiyy bu ayeti duyunca Rasulullah şöyle dedi “Onlar haham ve papazlarına tapmıyorlardı.” Rasulullah ona şöyle dedi “Bu doğru değil, onlar onlara tapıyorlardı. Zira onlar haramı helal, helali haram yaptıklarında onlara tabi oldular. İşte onlara ibadet etmek böyledir!” Ahmed Müsnedinde, İbni Cerir, İbni Teymiye hasen dedi. Rasulullah bu hadiste ibadeti, teşride helal ve haram yapma konusunda itaat ve tabi olmak olarak açıklamıştır. İbni Kesir şöyle dedi “Suddi bu ayet hakkında şöyle dedi “Allah kitabını arkalarına atarak adamların görüşlerini aldılar. Onun için Allah şöyle buyurdu “Oysa Allah, onları bir ilaha tapmaya davet etmiştir.” Yani; sadece “Allah haram kıldığı haram, helal kıldığı helaldir” hükmüne tabi olunur ve bu konudaki hükmü uygulanır. Ondan başka ibadete layık ilah yoktur. O ortak koştuklarından münezzehtir.” İbni Kesir Tefsiri Allah şöyle buyuruyor “Ey Kitab ehli! Yalnız Allah'a kulluk etmemiz, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamız, Allahı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere sizinle bizim aramızdaki müşterek bir söze gelin! Eğer yüz çevirirlerse “bizim müslüman olduğumuza şahit olun”, deyin!” Ali İmran 64 Kurtubi, Ali İmran 64 ayetinin tefsirinde şöyle dedi “Allah’tan başka birbirimizi rabler edinmemek üzere...” Bu ayet; “Allah haram kıldığını helal, helal kıldığını haram yapma konusunda birbirimize tabi olmayalım” demektir. Bu ayetin manası, “Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler...” ayetinin manası gibidir. Bu ayet ise; Allah haram kıldığını helal, helal kıldığını haram yapan kimselere tabi olanlar, o kimseleri Rab seviyesine çıkardılar” manasındadır.” Kurtubi Tefsiri Bu ayetlerin hepsine göre; her kim Allah izin vermediği bir meselede insanlar için bir hüküm verirse, kendisini Allah eş koşmuş ve Allah başka rab ilan etmiş demektir. Her kim de bu kimseye itaat eder ve ona tabi olursa, onu Allah şirk koşmuş ve itaat ettiği kişiyi rab edinmiş olur. Üçüncüsü Allah şeriatine muhalif bir şeriatle bir kanunla hükmetmiştir. Buna göre her kim, Allah hükmünü bir kenara bırakır ve başka kanunlarla hükmederse, kafir olur. Allah şöyle buyuruyor “Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyenleri hayvanları yemeyin! Çünkü o bir fısktır. Muhakkak ki şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyeder. Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz.” En’am 121 “Sana ve senden öncekilere indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emir olunmuşken taguta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” Nisa 60 İslam geldiği zamandaki müşrikler, hayatlarını Allah şeriatine göre değil, cahili adetlere ve tagutlarının hükümlerine göre düzenliyorlardı. Kitab ehli olan yahudi ve hristiyanlar ise din adamlarının ve hakimlerinin heva ve heveslerinden uydurduklarına uyar ve bu kimselerin belirlediği hükümleri hayatlarında uygularlardı. Zaten Maide 44 ayeti de yahudiler hakkında inmiştir. Zira bu Kur’an ayetleri, müslümanlar da kitab ehli ve müşrikler gibi yapmasınlar diye onları uyarmak için iniyordu. Bu sebeble müslümanlardan hiçbir kimse ne Mekke’de ne de Medine’de, İslam şeriatinden başka bir şeriate asla muhakeme olmamıştır. İslam şeriati dışındaki kanunlara muhakeme olanlar, ancak münafık olan kimselerdir. Çünkü taguta muhakeme olma isteği münafıkların en önemli özelliğidir. İşte bu sebeble münafıkları ortaya çıkarmak için bu ayetler inmiştir. Müslamanlar şunu çok iyi bilmekteydiler Müslüman olabilmek ve tevhidi sağlayabilmek için sadece Allah kanunlarına bağlanmak ve sadece O’nun kanunlarına muhakeme olmak gerekir. İşte bu sebebledir ki eski alimler, la ilahe illAllah’ı açıklarken bu meseleye de değiniyorlardı. Bütün İslam taifeleri, sapık olanları dahil, hüküm verenin ve hükmüne muhakeme olunması gerekenin sadece Allah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde İslam şeriatini bir kenara atarak onun yerine beşeri kanunları uygulayan kişinin büyük küfür işleyerek islam milletinden çıktığı konusunda alimler icma etmişlerdir. Alimlerin bu konuda icma ettiklerini İbni Teymiye, İbni Kayyım ve İbni Kesir söylemiştir. İbni Teymiye şöyle dedi “Bir kimse, haram olduğu icma ile sabit olan bir şeyi helal yaparsa veya helal olduğunda icma olan bir şeyi haram yaparsa veya icmayla sabit olan Allah şeriatini değiştirirse bu kişi alimlerin ittifakıyla kafirdir.” Fetvalar c 3 s 267 İbni Teymiye bir başka yerde şöyle demiştir “Allah rasulleriyle gönderdiği emir ve yasakları iptal eden kişi, müslümanların, yahudilerin ve hristiyanların ittifakıyla kafirdir.” Fetvalar c 8 s 106 İbni Kayyım şöyle diyor “İslam dininin önceki bütün dinleri neshettiği Kur’an ve alimlerin icmasıyla sabittir. Buna göre her kim Kur’an’a bağlanmayıp Tevrat ve İncil’e bağlanırsa, kafir olur. Zira Allah sadece İslam şeriatine uyulmasını farz kılmıştır. Bu nedenle sadece İslam şeriatinin haram kıldığı haram, farz kıldığı farzdır.” Ahkamu Ehlizzimme c 1 s 259 İbni Kesir “Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar?” Maide 50 ayetinin tefsirinde şöyle dedi “Allah her hayrı kapsayıcı ve her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ifade eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vazettiği Yesak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yesak; Cengiz Han’ın Kuran, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları İslam’a girdikleri halde bu kitabı bir anayasa kitabı olarak gördüler. Allah kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitabtaki hükümlerle Tatarlara hükmetmeye başladılar. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla, büyük küçük her meselede yalnız Allah hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” İbni Kesir Tefsiri c 2 s 67 İbni Kesir devamla şöyle dedi “Bu yapılanların hepsi Allah nebilerine indirdiği şeriate muhaliftir. Kim nebilerin sonuncusu Muhammed inen şeriati terkederek daha önceki nebilere inen mensuh olmuş şeriatlere muhakeme olursa, Allah bildirdiği gibi kafir olur. Durum böyleyken Yesak’a Cengiz Han’ın koyduğu kanunlara muhakeme olup onu Allah şeriatinden önde tutan kişinin hükmü nasıl olur acaba? Her kim böyle yaparsa bütün müslümanların icmasıyla kafirdir. Allah şöyle buyuruyor “Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” Maide 50 “Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” Nisa 65 İbni Kesir Tefsiri İbni Kesir neshedilmiş şeriatlere muhakeme olan kişiye nasıl da küfür hükmü verdiğine dikkatle bak! Zamanımızda İslam şeriatinin yerine tatbik edilen beşeri kanunlar, neshedilmiş şeriatlerden daha tehlikeli ve bu kanunlara muhakeme olmak, daha büyük küfürdür. İbni Kesir şöyle dedi “Her kim mensuh olan şeriatlere muhakeme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed inen şeriate muhakeme olmazsa, muhakkak kafir olur. Durum böyleyken acaba İslam şeriatini terkederek yesağa muhakeme olan, yesağın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsin ki, böyle yapan kimse müslümanların icmaıyla kafirdir.” Elbidaye vennihaye c. 13 s. 119 Şöyle bir soru sorulabilir İbni Teymiye, İbni Kayyım ve İbni Kesir; Allah şeriatini bir kenara atarak onun yerine beşeri kanunları uygulayan hakimin İslam milletinden çıkaran büyük küfür işlediği konusunda alimlerin ittifak ettiğini söylemişlerdir. Acaba bu konuda, bu alimlerden önce yaşayan alimlerin hiç görüşleri yok mudur? Şayet yoksa, neden bu konuda görüş bildirmemişlerdir?” Bunun cevabı şudur İslam tarihinde, İslam şeriatini bir kenara atarak yerine beşeri kanunları koyma ameli, tatarların zamanına kadar görülmüş bir şey değildir. Çünkü o zamana dek, ne kadar zalim olurlarsa olsunlar, hiçbir İslam hakimi Allah hükmünü değiştirmeye yanaşmamış ve zamanızda olduğu gibi Allah hükmüne muhalif kanunlar koyarak insanları bunlara uymaya zorlamamıştı. O günkü hakimlerden herhangi biri İslam’a muhalif bir hareket yapmak istediğinde, bunu ya gizlice veya tevil ederek yapardı. Bu nedenle, bu hakimlerin zamanında yaşayan alimler, Allah şeriatini bir kenara atarak yerine başka şeriatler koyan kimseler hakkında görüş bildirmemişlerdir. Fakat tatarlardan önce, zamanında şöyle bir hadiseye rastlanmıştır İmam Cüveyni Hicri 419 yılında doğmuş ve hicri 478 yılında vefat etmiştir. Maliki imamıdır. İmam’ul Harameyn olarak tanınır. İmam Cüveyni zamanında laik düşünceye sahip zındık-lar ortaya çıkınca İmam Cuveyni, bunun tehlikesini o zamanın hakimine derhal bildirdi. İmam Cuveyni, Abbasi bakanı olan Nizam’ul Melik’e şöyle bir mektub yazdı“Şehirlerin ve yerlerin haberlerini öğrendikten sonra, size dinin aleyhine ortaya çıkabilecek bir fitneyi haber veriyorum. Eğer bu fitneye karşı çıkılmazsa bu fitne, bütün müslümanların zararına olacak, tehlikesi çok daha büyüyecek ve onu yok etmek zorlaşacaktır. Biliniz ki, bu fitne ve tehlikesi gerçekten büyüktür. Bu sebeble Allah dinini korusunlar diye hükümdar kıldığı kimselerin bu fitneyi yok etmek için çalışmaları gerekir. İslam diyarının bazı bölge ve şehirlerinde bir takım zındıklar ve muattılalar çıkmış, insanları, doğru yolu gösteren İslam şeriatini terke çağırmakta ve varlıklı kimselerden de destek almaktadır. Bu varlıklı ve üstün kimseler de onları müdafa etmekte ve yardımlarıyla desteklemektedir. Netice öyle bir hale geldi ki, varlıklı olan bu kimseler dinle alay etmeyi ve İslam şeriatine laf atmayı eğlence haline getirdiler. Bunlar, kendilerini taklid eden kişileri de etkilediler. Müslüman halk arasında bu fitne, bu fitnenin doğal bir sonucu olarak da din hakkındaki şüpheler yayıl-maya ve bu dine laf atmalar çoğalmaya başladı.” Elgıyasi İmamul Harameyn El cuveyni s. 381-382 İmam Cuveyni bu sözleriyle kimi kastetmektedir acaba? Zındıkları mı, batınileri mi yoksa başkalarını mı? Bu konuyla ilgili olarak söylediği sözlere dikkatle bakılırsa, bu sözlerle batınileri kastetmediği, bilakis halka uygulanması gereken kanunların, İslam şeriatinden değil, beşer aklının ürünü olan ve hakimlerin koyduğu kanunlardan olması gerektiğini söyleyen kimseleri kastettiği anlaşılır. İmam Cüveyni bir başka yerde onlar hakkında şöyle dedi “Her kim halka uygulanacak kanunların, akılların iyi gördüğü ve hakimlerin görüşünden alınabileceğini söylerse, o kimsenin İslam’ı reddetmiş ve İslam şeriatinin yok edilmesine yol açacak sözleri söylemiş olduğunu bil! Şayet bu görüş doğru olsaydı, evli olmayan zinakarların recmedilmesinin, tehlikeli durumlarda şüphe edilen veya tehlikesinden korkulan kişinin öldürülmesinin, ya da aidatların artması sonucu zekat miktarının da artırılmasının caiz olduğu görülürdü. Yine, İslami kaideler şayet akla göre konulsaydı, o zaman herkesin aklı şeriat olurdu. Böylece herkes aklına göre yasaklar koyar, heva ve heves vahyin yerini alır, zaman ve mekanın değişmesiyle kaideler de değişir ve şeriat için bir sabitlik ve yerleşebileceği bir zaman söz konusu olmazdı.” El Gıyasi -İmamul Harameyn El Cuveyni s 220-221 İmam Cuveyni’nin bu sözleri, İslam şeriatini yürürlükten kaldırmak isteyenlere ve halka uygulanan kanunların insanların heva, heves ve düşüncelere dayanması gerektiğini söyleyenlere yazılan bir reddiyedir. O zamanki alimler ve müslümanlar, bu tür fitnelerin tehlikesini çok iyi bildikleri için bu tür fitneleri ortaya atanlar, bu amellerinde başarıya ulaşamadılar ve İslam şeriati hakimiyetini sürdürdü. Bu durum, tatarlar gelinceye kadar böyle devam etti. Tatarlar, müslüman olmalarına rağmen Cengiz Han’ın İslam’dan, hristiyanlıktan, yahudilikten ve kendi fikirlerinden uydurduğu ve yesak adını verdiği kanunları uygulamaya başlayınca o zamanki İslam alimleri, böyle yapan kimselerin hükmünü insanlara anlatmaya başladılar. Böylece müslümanları bu tehlikeden korudular ve tatarların yesağının etkisi çok çabuk yok oldu. Müslümanların bu heybetli durumu, İslam düşmanı ve batının kuyrukları olan şimdiki sefih idareciler gelerek Osmanlı hilafetini kaldırıncaya kadar sefih idareciler Allah onları yok etsin İslam ümmetinin gafil, çocuklarının ise İslam konusunda cahil oldukları bir zamanda başa geçtiler ve hayırlı olanı alçak olanla değiştirdiler. Allah şeriatini bir kenara atarak onun yerine adi ve küfür olan beşeri kanunları uyguladılar. Tıpkı, müslüman ülkelere hakim oldukları zaman Tatarların, kralları Cengiz Han’ın “Yesak’ı”nı uyguladıkları gibi... Makrizi şöyle dedi “Cengiz Han, Tatarların kralı Onkhan’ı yendikten sonra Doğu ülkerinde bir devlet kurdu ve bu devlet için kanunlar yaptı. Bu kanunları, “Yasa” veya “Yesak” ismini verdiği bir kitabta topladı. Daha sonra bu kanunları çelik levhalara işleterek onları kavminin uyacağı bir şeriat haline getirdi. Kavmi de bu kanunlara uydu. Cengiz Han, hiçbir dine bağlı değildi.” El Makrizi, El Mevaid vel İ’tibar, ElHıtat c 2 s 120 El Kal Kaşandi, Alaeddin El Cuveyni’den şöyle nakletti “Cengiz Han’ın ve kendisinden sonra çocuklarının bağlandığı din, Cengiz Han’ın koyduğu yesak kanunlarıdır. Yesak ise, Cengiz Han’ın kendi kafasından uydurduğu kanunlardır. Bu yesak içerisine bir takım hükümler ve cezalar koymuştu. Yesak içerisindeki hükümlerin çoğu İslam şeriatine muhalif idi. Ancak çok az bir kısmı Muhammed şeriatine uygundu. Cengiz Han, koymuş olduğu bu kanunları, “Büyük Yasa” olarak isimlendirdi ve bu kanunları yazdırdı. Sonra da bu kanunlar kendisinden sonra gelecek olan nesillere miras olsun ve böylece her bir aile onları gerek kendileri öğrensin ve gerekse çocuklarına öğretsin diye, kendisine ait kasada saklanmasını emretti.” Tarih Fatihil Alem Cihank Şay c 1 s 62- 63 Şeyh Muhammed Hamid el Fıkki, “Fethul Mecid” adlı kitabının dip notunda Yesakla ilgili olarak şöyle demiştir “Yesak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise; kan, ırz ve mallar hakkında Allah Kitabında ve Rasulunün sünnetinde hükümler açıkken, kişinin, batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhakeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kafirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allah indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun müslüman olarak isimlendirilmesi, İslam’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” Fethul Mecid dip notta Şeyh Muhammed b. İbrahim şöyle dedi “İnsanları uyarması için Muhammmed kalbine Ruh’ul Emin’in apaçık arab dili ile indirdiği Kur’an’ı kerim ile beşer aklının ürünü olan kanunları hüküm konusunda aynı seviyeye yükseltmek ve ihtilaf olduğunda Kur’an ile değil de insan ürünü kanunlarla hükmetmek, apaçık büyük küfür olan amellerdendir.... 5 - Bu küfür, büyük küfürlerin en büyüğü, en kapsamlısı, en açığıdır. Bu küfür, şeriate karşı en şiddetli ve ortaya en açık bir şekilde çıkmış olanıdır. Bu küfür, şeriatin hükümlerine şiddetli bir şekilde büyüklenen, Allah ve rasulünün hükümlerine en zıd olan ve şer’i mahkemelere rakip olan mahkemeler kurmaktır. Sözde bu mahkemeler için, şer’i mahkemelerde olduğu gibi düzenli, teferruatlı, teşkilatlı ve zorunlu hükümler veren merciler oluşturulmuştur. Şer’i mahkemelerin mercisi nasıl Kur’an ve sünnetse, beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin de mercileri vardır ve onların mercileri de; değişik ümmetlerin şeriatleri, Fransa, Amerika, İngiltere gibi değişik devletlerin anayasalarından derlenmiş kanunlar, bidatçilerin ve müslüman olmadıkları halde İslam’a nispet edilmiş sapık taifelerin mezheblerinden alınmış kural, ilke ve prensiplerdir. Bu tür mahkemeleri İslam diyarında çokça görmekteyiz. İnsanların ihtilaflarını çözmek için kapıları açıktır. İnsanlar da saf saf onlara gitmektedirler. Bu mahkemeler, ihtilaflı olan insanlar arasında Kur’an ve sünnete muhalif beşer’i kanunlarla hükmederler ve verilen hükmü uygulamaları için onları zorlarlar. Acaba bu küfürden daha büyük bir küfür var mıdır?” La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah şehadetine zıt ve onu bozan bundan daha kötü bir amel var mıdır acaba? Bu zikrettiğimiz meselelerin delillerinin ilim kitaplarında var olduğu bilinmektedir. Bunları tek tek zikretmeye kalkışırsak bu küçük risalemiz buna yetmez. Ey akıllılar topluluğu! Ey zekiler cemaati! Ey uyanık olanlar! Size benzeyen sizin gibi mahluk olan veya siz-den daha düşük olan, hata işleyebilen, hatta hataları doğrularından daha çok olan, ancak yaptıkları doğrular Allah kitabı ve rasulünün sünnetinden alınan doğrular olan kişilerin, kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, kadınlarınız, çocuklarınız ve diğer haklarınız hakkında hüküm vermelerine nasıl izin verebiliyorsunuz? Bu konularda kendi hükümlerini veriyor ve kendisinde hata bulunmayan, hiçbir yönden batılın kendisine yaklaşamadığı, Hakim ve Hamid tarafından indirilen Allah ve rasulünün hükümlerini uygulamıyorlar? Halbuki insanlar, Allah hükümlerine boyun eğdiklerinde, kendilerini yaratanın hükmüne, O’na ibadet etmek için boyun eğmiş olurlar. İnsanlar nasıl ki Allah’a secde ediyor ve o konuda sadece O’na ibadet ediyorlar, O’ndan başkasına bu konuda secde etmiyorlarsa, aynı şekilde hüküm konusunda da sadece Hakim, Alim, Hamid, Rauf, ve Rahim olan Allah hükümlerine boyun eğmeleri gerekir. Zalim, cahil, şüpheci, heva ve hevesine uyan, şüpheler içine düşen, kalplerine gaflet, sertlik ve karanlıklar hakim olan yaratılmışın hükümlerine hiçbir zaman boyun eğmemeleri gerekir. Akıl sahibi kimseler, bu gibilerin hükümlerine boyun eğmez ve o hükümlere asla teslim olmazlar. Çünkü böyle yaptıkları zaman, onlara köle olmuş olurlar. Ayrıca, bu hükümlere boyun eğdiklerinde heva, heves ve şahsi arzulara göre yapılmış, yanlışlarla dolu kanunlara uymuş olurlar. Ayrıca böyle hükümlere boyun eğmek, Allah şu ayetindeki buyruğuna göre küfürdür “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” Maide 44 6 - Şehirdeki olsun çöldeki olsun, böyle topluluklardan çoğunun reisleri, ihtilaf ettikleri konularda, kendisinden başka güç ve kuvvet sahibi olmayan Allah’ın ve O’nun Rasulünün hükmünden yüz çevirerek ve bunları bir kenara atarak, cahiliyeden arta kalan, babalarından ve dedelerinden rivayet edilen hükümlerle ve kendilerine miras kalan adetleri ile muhakeme olmaya dair hüküm veriyorlardı. İşte bu ameller de İslam milletinden çıkartan birer küfürdür.” Tahkimu’l Kavanin s 58 Bu meseleyle ilgili olarak zikrettiğimiz deliller ve alimlerin sözlerinden; İslam şeriati dışında, mensuh olmuş başka bir şeriate muhakeme olanın kafir olduğunda icma edildiği anlaşılır. Buna göre, bir zamanlar İslam diyarı olan ülkelerde zamanımızdaki hakimlerin uyguladığı beşeri kanunlar ise mensuh olmuş şeriatler değildir. Bu kanunlar Cengiz Han’ın yesağına çok benzemektedir, hatta ondan daha kötü ve daha tehlikelidir. Bu sebeble bu kanunları koyanlar ve onlara tabi olanlar hakkında küfür hükmünü vermek daha önceliklidir. Bu meseleyle ilgili olarak daha bir çok delil vardır. Zira teşri koyma, hüküm verme ve muhakeme olma meseleleri dinin aslıyla ilgili olan, La ilahe illAllah’ı direkt ilgilendiren meselelerdir. İşte bu sebeble İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan hakimler, İslam milletinden çıkartan bir değil, bir çok küfür işlemişlerdir. Allah şöyle buyuruyor “...Karanlık üstüne karanlıktır.” Nur 40 LAİK DÜZENDE DİYANET İŞLERİ, “DİN”İ KUŞA ÇEVİRİP DEVLET DİNİNE DÖNÜŞTÜRMEKLE GÖREVLİDİR“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Bu anlamının İslâmî devlet ve muâmelâtı yok sayan ve dini namaz gibi ibadetlerden ibaret göstermeye çalışan gayri İslâmî düzenin kurumu olan “Diyanet” için uygun görülmesi, ya da böyle bir kuruma bu ad verilmesi düşündürücüdür. Günümüzde ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa ilgili devlet bakanlığına bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de Diyanet kelimesini bu anlamda göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde meşrûicrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır. Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek tatbik edilmesi bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular. İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar. Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada oyuncak haline gelmiş başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din, yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü ise açıktır “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 2/Bakara, 85Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi, medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak Arapça aslıyla okunması kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir teşkilât kurmaları ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına, hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir. Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma açılıp hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz; devlet de dinsiz konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme hâkim değilse, devletin istediği bir din dinin tahrif edilen şekli ortaya çıkacaktır. Değişik ifadeyle ya dinin devleti, ya da devletin tüm küfür sistemleri, açık cephe alarak fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine bağlı Bel’amlar bulmak zorunluluğu hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren, meselâ Hz. Mûsâ döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara para ve makam verip onları kullanarak toplumun önüne sürmüşlerdir. Dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya ve bu imajı topluma kabul ettirmeye çalıştılar. Kendi düzenlerine bağlı olanlara halkın tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Bu şeytanî uygulama, son yüz sene içindebütün Ortadoğu’ya karşı Müslüman gözüken, fakat Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tâğutların nifakî yönetimleri yanında; açıkça kâfir olarak tanınanların yönettiği, ama içinde önemli sayıda Müslüman bulunan ülkeler de benzer şekilde davranmaya devam ediyor. İki örnek vereyimLaik, demokrat, Kemalist/Ataist Türkiye Cumhuriyeti gibi, ateist Rusya’nın da, içinde belirli oranda Müslümanlar da yaşıyor. Türkiye devleti gibi Müslümanları kontrol altında tutabilmek için önemli vilayetlere ve eyaletlere müftüler tayin ediyor. Türkiye Cumhuriyetindeki Diyanet İşleri Başkanlığı karşılığında Rusya Müftüler Konseyi adıyla bir teşkilat oluşturuldu. Bu konseyin başkanlığını uzun süredir RavilGaynutdin afyon kabul ederek, bir taraftan halkı dinsizleştirmek için bütün gücünü sarfeden Rusya’daki dünkü sosyalist, bugünkü kapitalist düzen, diğer taraftan resmî müftüler atayarak insanları bu müftüler vâsıtasıyla saptırmaya çalışır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını yaptıran Rusya, aynı zamanda ülkesindeki muvahhid mü’minlere her türlü zulmü reva görmeye devam etmiştir. Bu yaptıklarıyla Rusya’daki rejimin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca tüm dünyanın gözleri önünde cereyan aynı oyun oynanıyor. Batı Trakya’da Gümülcine ve İskeçe Müftüleri var. Hem de ikişer tane. Biri seçilmiş, biri atanmış. 25 yıldır Türkiye’nin de suçladığı şekilde Yunanistan, devlet olarak Müslümanların müftüsünü atıyor. Yani, müftü devlet tarafından tayin ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti de, Batı Trakya’daki Müslüman Türklerin haklarını koruma adına kendi işlediği suçun aynısını yapan Yunanistan’ı zaman zaman küçük harflerle de olsa kınıyordu. Müslüman Türklerin kendi müftülerini kendilerinin seçmeleri gerektiğini gerekçeleriyle belirtiyor, bunun azınlıkların hakları olduğunu iddia ediyordu. Aslında, sosyalist veya kapitalist Rusya ile hıristiyan ve laik Yunanistan, Diyanet teşkilatı benzeri bir kurum oluşturuyorsa ve bir kişiyi kiralayarak müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi, diğer küfür rejimlerinde olduğu gibi, o kurum ve şahıs aracılığıyla Müslüman halkı kendisine boyun eğdirip itaat ettirmek için bunu ne oldu biliyor musunuz? Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapamayacağı bir karar aldı, müftüleri artık Yunanistan hükümetleri tayin etmeyecek, Müslümanlar kendi müftülerini kendileri haber denilince hemen ilk akla gelen isim olan Stelyo Berberakis’in Sabah Gazetesi’ndeki haberi aynen şöyle “Türkiye-Yunanistan hükümetleri arasındaki en temel sorunlardan birisi, Batı Trakya'daki "seçilmiş" ve "atanmış" müftü karmaşasıdır. Yunan devletinin tayin ettiği "atanmış" müftüler, hiçbir zaman Türk azınlık tarafından kabul edilmedi. Bunun yerine kendi aralarında seçtikleri ancak Yunan devletinin tanımadığı müftüleri benimsedi. Yunan hükümeti nihayet 25 yıldan bu yana yok saydığı müftülerin seçimini "çözülmesi gereken bir sorun" olarak kabul etti ve Türk azınlığın yıllardır talep ettiği "Müftülerin seçim yoluyla görev başına gelmelerini" sağlayacak yeni bir yasa tasarısı hazırladı. Yasa tasarısının ana hatları Yunan basınında yayınlandıktan sonra Batı Trakya Türk azınlığı arasında yoğun tartışmalar başladı ve şimdi yasa tasarısının ayrıntılarının da yayınlanması bekleniyor.”Demokrat geçinen Müslümanlara müftüsünü, imamını seçme hakkı vermesini, camilere karışıp müdahale etmekten vazgeçmesini beklemek ise, Kıyâmeti veya halkın kıyâm etmesini beklemek demektir. Türkiye’de Müslüman çoğunluk! olmak mı, Yunanistan’da Müslüman azınlık olmak mı daha ehvendir, kıyaslanmalı. Bir de, “Atatürk olmasaydı, tek başına Rambo gibi ülkeyi kurtarmasaydı…” diyenlerin gözlerine sokabilirsiniz Yunanistan’daki Müslümanların daha özgür olduğunu. Hele Hollanda, Almanya gibi ülkelerdeki Müslümanların çok daha özgür ve rahat olduğunu göstermek için kolundan tutup kısa bir seyahate çıkarabilirsiniz. Müftülere, din adamı dedikleri görevlilere Yunanistan kadar, Almanya kadar özgürlük vermeyen bir bakın hele, ne kadar dinidar! Türkiye’deki Müslümanların azınlıklar kadar hakları olmadığını kimse dile getirmiyor. Halk, bir-iki şekilsel kolaylıktan yola çıkarak yavaş yavaş da olsa İslâm’ın geliyor olduğunu iddia edecek kadar bâtıla karşı iyimser Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir. Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri halklara müftü, vâiz ve namaz kıldırma memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar. İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin uşağı ve hizmetkârı olduğunu unutarak, kendilerini gerçekten İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını öncesinde Ortadoğu’da bir ülke vardı, Amerika’nın bölgede jandarmalığını yapan. Nasılsa, o ülkede molla denilen hocaları o ülkenin şâhı, devlet kadrosuna geçirmemiş, özgür olarak câmi ve medreselerde görev yapmalarına ses çıkarmamıştı. Bu, kendisinin ve gayr-i İslâmî rejiminin devrilmesine sebep olacak kadar önemli neticeler doğuracaktı. Ülkesinden sürüldükten sonra İran şâhının şöyle dediği meşhurdur “Benim en büyük hatam, mollaları resmî devlet memuru yapmamam. Atatürk büyük adammış. Onun devrimlerinin en önemlilerinden biri Diyanet İşleri Başkanlığı kurmak ve hocaları devletin emrine alıp onları etkisiz hale getirmektir. Şimdiki aklım olsaydı, Atatürk’ün izinden gider, imamları devlet memuru yapardım, o zaman İslâm devrimi filan olmazdı.”Bir başka ülke için de ilk iki ülkeye benzer durumdan söz edilebilir. Orada müslümanlara rağmen kendi ilkelerinden hiç tâviz vermeyen laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Tek hak din olan İslâm ise, kendi dışındaki tüm rejimleri ve hayat tarzlarını bâtıl kabul edip onların insanları ifsâd etmesine izin vermez. O yüzden, bu engel kaldırılmalı, ama çatışma olmadan, laikliğe zarar verilmeden bu iş halledilmeliydi. Çünkü böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. Ve formül bulundu İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi. Dinle ilgili teşkilat böylece kuruldu. Herkes dininin adamı olması gerekirken, bazılarına “din adamı” unvanı ve dinle ilgili “resmî” makamlar verildi. İslâm’da “din adamı” sınıfı olmadığı, hıristiyanlıktaki gibi ruhban grubu bulunmadığı halde, istismara uğrayan “imam”, “müftü” gibi etiketler laik devletin memurluğu ile Bunlar, Korsan!Bir yazar arkadaşın Gölcük’teki evinde icrâ olunan kızının düğününe katılmıştım. Düğün evinde toplanan kimselerden bazıları beni internetteki sohbetlerimden veya başka bir şekilde tanımışlardı. Başladılar soru sormaya. Ortam düğün, yer düğün evi, konular ve sorular da müsait olunca sohbet koyulaştı. Büyükçe odanın bir kenarında yalnız başına oturan kravatlı biri var, ne zaman gelip oraya konuşlandı bilmiyorum. Selâm verseydi dikkatimizi çekerdi görür bilirdim. Bir şeylere kızmış olmalı ki, burnundan soluyor, gözleri çakmak gibi. Sohbete on saniye ara verip çaylarımızı yudumlamamızı fırsat bilerek aldı sözü diline, görelim ne söylemiş? “Ben kendimi tanıtayım önce. İsmim falan, buraya yakın filan ilçenin vaiziyim. Bazı insanlar var, Devlet ve Diyanet onlara konuşma yetkisi vermediği, onlar din görevlisi, yani imam veya vâiz olmadıkları halde din hakkında konuşuyorlar. Fetvâ veriyorlar. Sorun bunlara “Size bu yetkiyi kim verdi? Diyanet mi verdi, devlet mi verdi?” Kıskançlık ve hasedden, biraz da düşmanlıktan olacak; boğuklaşmış sesini ev dışından duyulacak kadar yükseltip bağırarak gürledi “Korsan bunlar, korsan! Devlet bize bu yetkiyi vermiş, din hakkında konuşma ve hüküm verme yetkisi, bizi dinlemeniz lâzım, korsanları değil…” Bu kadar bayağı sözlere ilmî cevap verilemezdi elbet. Ancak, Kadir Mısıroğlu’nun Haydar Baş’a verdiği başı ç ile başlayıp sonu ş ile biten üç harflik kelime ile cevap verilebilirdi. Ama ne yapayım ona da terbiyem müsaade etmiyordu. Gülüp geçmeli dedim, güldüm geçtim. Ama hiç de tatlı bir gülüş değildi bu. Kızılmaktan ziyade acınacak haldeki bu düzenin kurbanı zavallı adına; acı acı… Benim yerime, oradaki arkadaşlar cevap verdiler, tartıştılar. Halktan kimselere bile itici ve rahatsız edici gelmiş olmalı ki onun sözleri, iltifat etmedi kimse. Unuttuğu bir şey vardı; orası düğün eviydi, devlet dairesi değildi. Üzüldüm onun adına, diyanetin verdiği yetkiyi kullanamadı, unvanını gösteremedi, bir şey de anlatamadı kimseye, kimse soru da sormadı çünkü. Kısa bir zaman sonra gözlerimle aradım, bulamadım. Korsan çabukluğuyla kaybolmuştu. Ne zaman o hatırıma gelse, nedense elinde tahtadan bir kılıç, bir gözü bandajla kaplı ve çürük bir geminin üzerinde gölgelerle savaşmaya çalışırken hayalime gelir. Vah vâiz ülkelerdeki din görevlilerinin devlet memuru olması, maaşlarını ve emirlerini Sezarlardan alması, laikliğin din-devlet ayrımı iddiasında da samimi olmadığını göstermektedir. Dinin devlete ve hatta sosyal hayata hâkim olmamasına aşırı titizlik gösteren laik rejimler, dini devletin emrine ve yönlendirmesine vermekte sakınca görmemekteler. Bu yüzden laik devletlerde laik bir din, devlet dini ortaya çıkmakta, İslâm dışı ilkelerle uyuşan, ilâhî alanları son derece sınırlanmış, kuşa çevrilip tahrif edilmiş bir din ortaya çıkarılmaktadır. Deve kuşu misali, din özgürlüğü konusunda laiklik hatırlanırken; devletin dine müdâhale etmemesi konusunda ise, helvadan putları olan laiklik, laik rejimler tarafından yenilip hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerin hemen hepsinde görülen dinle ilgili bu teşkilatların görevi, dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sistemlere uygun konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere müfettişler, murâkıplar görevlendirmek bu teşkilatların temel fonksiyonudur. . Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! Bu azabın sebebi, Allah'ın, hak olarak indirmiş olduğu Kitab'ın hükmünü gizlemeleridır. Hak olarak inen Kitab'ı farklı yorumlar yapıp Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir." 2/Bakara, 174-176.Müslümanların kontrolünde, Allah’ın dininin topluca ikamesi için hareket merkezi olan mescid, müslümanların kontrolünden çıktığı zaman müslümanlar için en büyük tehlikelerden biri olacaktır. Çünkü mescid, müslümanların buluştukları, dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi meseleleri ile ilgili kararlar aldıkları, kâfirlere karşı stateji belirledikleri bir sığınak, bir kale, İslâm devletinin bir yönetim yeridir. Allah’la yüz yüze geldikleri, Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir. Câmilerin birçok fonksiyonu yanında, en önemli ve olmazsa olmaz özelliği müslümanların kontrolünde olmasıdır. Câminin müslümanların kontrolünde olması demek, orada müslümanların sadece namaz kılmaları demek değildir. Câmide okunan hutbenin sadece Allah’ın hâkimiyetini tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması gereken tavrın takınılması, müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması ve daha önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan, tâğûtî rejimi kuvvetlendirmek için insanlara telkinde bulunmayan, zâlimlere tavır alınması gerektiğini gösteren samimi müslümanlar tarafından idare mescidi, sadece Allah rızâsı için ve samimi müslümanlar tarafından yapılan mescid olmakla kalmaz; aynı zamanda, orada kötü sıfatlardan arınmış, içi ve dışı temiz insanların bulunduğu belirtilir 9/Tevbe, 107. Dırar mescidinde içi dışı fısk ve fücur dolu, maddî ve mânevî yönden kirli insanlar; Takvâ mescidinde ise, Allah'tan korkan, içi ve dışı temiz insanlar Sistemlerde Diyanet Teşkilatlarının Kabarık Suç Dosyasından 30 Tanesi1- Hakla bâtılı karıştırmak Bu suç hakkında bkz. 2/Bakara, 42, 3/Âl-i İmran, 71,2- Hakkı ketmedip gizlemek Bu suçun büyüklüğü hakkında bkz. 2/Bakara, 159. Konuyla ilgili diğer âyetler için bkz. 2/Bakara, 42, 146, 283; 3/Âl-i İmran, 71, 187; 5/Mâide, 106,3- Hakkı gizlemenin sonucu olarak cami görevlilerinin mel’un, yani Allah’ın rahmetinden uzak hale gelmesi 2/Bakara, 159,4- Kur’ân-ı Kerim’de “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de onlar azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 2/Bakara, 85 denilmesine rağmen, Kur’an’ı bölerek bir bölümü ile hareket edip, diğer bölümünü yok saymak, belli konuları hiç gündeme getirmeden, sadece bir kısmı ile yetinmek, Kur’an’ı böldüklerinin delilidir. “Onlar Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!” 15/Hıcr, 91-945- Camileri devlet dairesi, cami görevlilerini de devlet memuru yaparak, Allah’ın memuru O’nun emrine göre iş yapan olması gerekenleri gayrı İslâmî devletin emrine boyun eğdirerek emir kulu haline getirmek,6- Dini vicdanlara hapsetmek, mürcienin sapıklıklarını “din” olarak sunmak,7- Namaz kılma ve kıldırma ibâdetini para karşılığında yerine getirmek. Devlet yüz binin üzerinde câmi görevlisine bunca maaşı niye veriyor dersiniz? Çok sevdiği için veya dine imana hizmet olsun diye mi? Elbette hayır! Ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için. Kendi davullarını çalsınlar Gayri İslâmî devlet rejimi ile Müslümanları uzlaştırmak, Müslümanları düzene itaatkâr ve hizmetkâr yapmaya çalışmak,9- Zâlim ve tâğut sayılan rejimlerin emrine girerek din hizmetlerini Allah’ın kanunlarına göre değil de, mevcut sistemin kanun ve genelgelerine göre yerine getirmek,10- Câmiler Allah’tan başkasına çağrılmayacak yerler olması gerektiği 72/Cin, 18 halde, cami cemaatlerini düzene itaate ve tâğutî kurumlara çağırmak,11- Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın mescidlerinde O’nun zikredilmesine ve hükmünün özgürce ifade edilmesine engel olan ve içki, kumar, fuhuş gibi her türlü ahlâksızlığı yaygınlaştırarak câmiye giden yolları tıkayan, buraların toplumsal etkinlikten yoksun ve harap olması için çaba harcayanlardan daha zâlim kim olabilir?” 2/Bakara, 114 buyrulmasına rağmen, câmilerde Allah’ın zikrini Kur’an’ı, Kur’an’ın bazı hükümlerini ve birkısım esaslarını men eden zâlimleri açıklamamak, hatta onlara yardımcı olmak, 12- Haccı tekel şeklinde rakipsiz bir ticaret unsuru olarak görmek ve hacıları en az iki misli pahalıya hac yaptırmak, karayolu ve denizyolu ile hacca izin vermemek, özel şirketlerle veya kendi arabasıyla hacca gitmeyi yasaklamak,13- İbâdetleri Rabbimizin rızâsına uygun şekilde yaptırmak ve kolaylaştırmak görevi olduğu halde, tam tersine uygulamalarda bulunmak, meselâ hacca gideceklerin hacca helâl parayla gitmesini yasaklayıp kurada ismi çıkanların 2-3 ay önceden paralarını bankaya yatırmalarını ve Allah’la savaşan faiz kurumuna katkı sağlayıp tüm hacıların paralarını haramlaştırmak, faiz paralarını da Diyanet olarak kullanmak,14- Devletin kendi memuruna güvenmeyip ona hutbe hazırlama özgürlüğü ve yetkisi vermemesine râzı olmak ve naklen yayın vb. hususlarda yardımcı olmak. Diyanet tarafından hazırlanan hutbelerin kalitesi; çiçeklerden, böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması Cuma hutbelerinde devlete dua ettirerek câmi görevlisinin yaptığı duâya âmin diyen cemaate reddedip inkâr etmesi gereken tâğutları 2/Bakara, 256 velî kabul ettirmek,16- Resmî ideolojinin bayram kabul ettiği Müslümanların zillet ve mağlûbiyet zamanlarını özel hutbelerle kutlattırmak,17- Nice bid’at ve hurafeleri uygulatmak; Kandil gecelerindeki uygulamalar ve Mevlid adlı şiir kitabını ibadet kasdıyla ve hem de Kur’an makamıyla okumak, bu bid’atleri dinden göstermek,18- Asr-ı Saâdette 27 civarında ayrı fonksiyonu olan câmileri sadece namaz kılınıp sonra dağılınan yerler haline getirip mescidleri işlevsizleştirmek,19- Câmileri sosyal ihtiyaçlar için düğün, yemek ikramı, sohbet, İslâmî ders, kalacak yeri olmayanlara otel vb. kullandırmamak, namaz vakitleri dışında câmileri kilitlemek, namaz kılacaklara yer bile ayırmamak,20- Ramazan ayında kılınan Teravih namazlarını hazdan hıza çevirmek. Haz alınacak ibâdet yerine, hız ölçülecek sürat içinde namazı kılmak, kıldırmak,21- Ramazan ayında itikâf öncülüğü ve örnekliği yapmak yerine, itikâf coşkusunu cemaatten çok görmek, itikâfa izin vermemek,22- Sesli tesbih dualarında mevlit gibi okuyuşlarda Kur’an makamıyla okumak, okunanları Kur’an’a benzetmek,23- İslâm’a tam olarak inanmayanların, hatta Din düşmanlarının bile cenaze namazlarını kılmak ve cemaate kıldırtmak,24- Uydurma ibâdet ve bereket unsuru kabul edilen şeyleri câmilerde bulundurmak, Farklı kul isimlerini Allah lafzının bir benzeri şeklinde levhalar yapıp câmi duvarlarına asmak, câmileri dikkat çekip huşûya engel olacak şekilde süse boğmak,25- Câmileri dilencilik yapılacak yerler, câmi görevlisi olarak da kendini dilenci haline getiren uygulamalar içine girmek, takvim satmak, para toplamak, para ile mevlit okumak Câmileri ticarethane gibi kullanmak; takvim, dergi, kitap ve makbuz satmak, 27- İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık, ruhbanlar din adamları sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına yaşatmak için görevlidirler, dinlerinin görevlisidirler. Buna rağmen kendisini ayrıcalıklı görüp bunu unvanla, giysi ile cemaatinden açığa çıkarmak,28- Tevhid ehli Müslümanları câmiden, cemaatten, câmi cemaatinden soğutup uzaklaştırmak,29- Muvahhid Müslüman gençlerin Cuma namazlarını terk etmelerine sebep olmak,30- İçinde çokça elfâz-ı küfür küfür sözleri, söyleyeni kâfir yapan sözler bulunan memurluğa başlarken yemin metnini imzalamaları ve bazılarının ayrıca bu yemini özel törenle okuması. 657 sayılı kanunun 6. Maddesinin 1982 yılındaki değişikliğiyle, tüm memurlar, yemin belgesine imza atmak ve bu yemini yapmak zorundadır. Bu yeminde, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağına; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını uygulayacağına, Türk Milletinin değerlerini benimseyip, korumak için çalışacağına; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğine namusu ve şerefi üzerine yemin” etmek yemini yapan bir Diyanet görevlisi; a Allah’ın dışında başka varlıklar veya farklı kutsallar adına yemin ettiği için, büyük günah işlemiş, küçük de olsa şirke bulaşmış olur. "Kim Allah'tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir."Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218 b İkrâh olmadan küfür lafızları söylemiş olacak, Allah’ın kahredici gazâbını ve korkunç azâbını üzerine çekmiş olacaktır 16/Nahl, 106. c Yemin ederken niyetinin sağlam olması da bir şey değiştirmeyecektir. Çünkü sahih hadiste şöyle buyrulmuştur "Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir" Bir diğer rivâyet "Senin yeminin arkadaşının seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir." Müslim, Eymân 21, hadis no 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no 3255; Tirmizî, Ahkâm 19, h. no 1354."Senin yeminin arkadaşın seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir." Müslim, Eymân 20, hadis no 1653Laik sistemler, kendi emniyetleri için kurduğu ve emniyet sibopluğu yaptırdığı Diyanet örgütlerine yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî cinâyetleri dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları karşılığında, bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimlerin birçok bakanlığının bütçelerinin beş-on katı kadar parayı rüşvet olarak vermekten çekinmemiştir. Diğer taraftan çok az bir metâ. Bir depremlik, bir mikropluk canı olan insan, cennetini bir maaşa satacak kadar ahmaklaşabiliyor.“Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!” 9/Tevbe, 9. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 2/Bakara, 86. Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden Benim azâbımdan korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” 2/Bakara, 41-42. Atasözünde denildiği gibi; "Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da." Paradan olmasa ne çıkar, paralandıkça paramparça âhireti paralanır. Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında, Diyanet teşkilatlarının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in ve Kafkasya müslümanlarının kafasından din duygusunu, gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen kaldırmayı başaramazken; kimliklerinde müslüman yazan insanların büyük çoğunluğu teşkil ettiği ülkelerdeki Diyanet teşkilatları, hiç kan dökmeden ve zorlayıcı yöntemler kullanmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı elde etmişlerdir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve mâlî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; meselâ bir ülkedeki diyanet örgütü, 90 bin çalışanı ile sözgelimi 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir. Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, filan ülkedeki Diyanet örgütü 90 bin çalışanıyla 70 milyona başarıyla! yapabilmektedir. Bu nedenle, bu resmî din örgütlerinin aldığı ücret/rüşvet az bile sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslamizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da diyanet kuruluşudur. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır. İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği, bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık, ruhbanlar din adamları sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir. Ama, bu “din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini, kuşa benzetilmiş devlet dini kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak resmî din teşkilatı üyelerine, yani Diyânet görevlilerine bu ismin/unvanın verilmesinde sakınca yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler. Bu da müslümanların cezası olarak hâkim olmadığı hemen her ülkede bulunan bu Diyanet Teşkilâtı, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul ettirmek için, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tâğûtî devletlerin istediği tarzda hutbeler hazırlar ve namaz kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okuturlar. Bu hutbeleri okumayanları uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verirler. Resmî din teşkilatının bağlı bulunduğu yasalar, dinin bir bölümünü anlatıp bir bölümünü gizlemeye görevlileri tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O'na karşı din üretmek anlamına gelir "Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var? Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü kesin hüküm bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır." 42/Şûrâ, 21Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş, tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur “Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.” 2Bakara, 256, 257 Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit1973’te basılan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki hutbe konularından bazıları şunlar “Hâkimiyet Milletindir”, “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”, “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”, “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat ve Tekniğe Verdiği Önem”.Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler” adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım “Yurtta ve Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”, “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”, “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”, “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”, “Turizmin Önemi”. Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların balıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi, düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ sahibi âlimlerden Bayraktar Bayraklı Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an MealiYoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine yasallaştıran ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimlere can yakıcı bir azap Okuyan Kur’an Meal-TefsirYoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinî bir hüküm olarak belirleyen ortakları mı var!* Ayırıcı söz* olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zalimlere elem verici bir azap Yüksel Mesaj Kuran ÇevirisiYoksa ALLAH'ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır.*Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi, kendilerine meşru kılan ortakları mı var? Eğer "ayırma kelimesi"* olmasaydı kesinlikle aralarında hemen hüküm verilirdi. Kuşkusuz ki zalimler için acı bir azap Vakfı Süleymaniye Vakfı MealiYoksa bu dinde onlar için, Allah'ın onaylamadığı kurallar koyan ortakları mı var? Eğer hesabın mahşere bırakıldığı sözü olmasaydı hemen yargılanırlardı. Yanlış yapanlar için acıklı bir azap Rıza Safa Kur'an-ı Kerim GerçekYoksa Allah'ın dinde izin vermediği şeyleri, onlar için yasa yapan ortakları mı var? Yargı verme konusundaki sözü olmasaydı, aralarında kesin yargı verilirdi. Kuşkusuz, haksızlık yapanlar için acı bir ceza İslamoğlu Hayat Kitabı Kur’anYoksa onları, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer'i bir kural haline getiren Allah'a ortak yaptıkları güçler mi var? Eğer konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarında hüküm hemen infaz edilirdi şu kesin ki, zalimleri ahirette can yakıcı bir azap Nuri Öztürk Kur'an-ı Kerim MealiYoksa onların, dinden, Allah'ın izin vermediği şeyi kendileri için yasalaştıran ortakları mı var? Kesin ayrıma ilişkin söz olmasaydı, aralarında hüküm mutlaka verilirdi. O zalimler var ya, onlar için acıklı bir azap Bulaç Kur'an-ı Kerim ve Türkçe AnlamıYoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri' ettiler bir şeriat kıldılar? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm karar verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap sadeleştirilmiş Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri dinde kendilerine meşru kılan ortakları mı var? Eğer o fasıl kelimesi azabımın ertelenmesine dair ezelde geçen söz olmasaydı aralarında hüküm verilir işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap Esed Kur'an MesajıYoksa onlar, bu dünyadan başka bir şeyi önemsemeyenler, Allah'ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için hukuki ve ahlaki bir yükümlülük haline sokan sözde uluhiyet ortağı güçlere mi inanırlar? Nihai hüküm ile ilgili Allah'ın bir kararı bulunmasaydı, onlar arasında her şey bu dünyada hükme bağlanmış olurdu ama zalimleri öteki dünyada acı bir azap İşleri Kur'an-ı Kerim Türkçe MealiYoksa, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer cezaların ertelenmesine dair kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimler için elem dolu bir azap Hamdi Yazır Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiYoksa onların şerikleri var, onlara dinden Allahın izin vermediği şeyleri meşru' kıldılar öyle mi? Eğer o fasıl kelimesi olmasa idi aralarında huküm icra edilir, bitirilirdi ve şübhesiz ki zalimler için elim bir azab vardırSüleyman Ateş Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiYoksa onların, kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortaklar mı var? Eğer bir süre fırsat verilmesi hakkında karar olmasaydı derhal aralarında hüküm verilir işleri bitirilirdi. Kuşkusuz zalimler için acı bir azab onların birtakım ortakları mı var ki, Tanrı'nın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler bir şeriat kıldılar? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm karar verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap Basri Çantay Kur'an-ı Hakim ve Meal-i KerimYoksa onların Allahın izin vermediği şeyleri o fasid din lerin den kendilerine şeriat çıkarıb yapan ortakları mı var? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı aralarında mutlakaa dünyada icra edilmiş işleri bitirilmiş di bile. Şübhesiz ki o zaalimler için hakkı çetin bir azab Allah'ın izin vermediği bir şeyi, dinde onlara şeriat kılacak ortakları mı var? Şayet kesin söz bulunmayacak olsaydı; aralarında derhal hüküm verilirdi. Doğrusu zalimlere elim bir azab Piriş Kur'an-ı Kerim Türkçe AnlamıYoksa onların hakimiyette ortakları mı var ki, Allah'ın din hususunda izin vermediği şeyleri kendileri için kanun yapıyorlar? Eğer "aralama" sözü olmasaydı hemen aralarında iş bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap Yıldırım Kuran-ı Kerim ve MealiYoksa Yüce Allah'ın izin vermediği birtakım şeyleri kendilerine din diye kabul ettirmek isteyen putları mı var? Şayet Allah'ın cezayı ertelemeye dair hükmü olmasaydı işleri çoktan bitirilmişti. Zalimlere elbette gayet acı bir azap Hulusi Türkçe Kur'an ÇözümüYoksa onların, Din'den Allah'ın izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılan ortakları mı var? Eğer zamanı geldiğinde ayrışma olacağı sözü olmasaydı, elbette aralarında hükmolunurdu... Zalimlere gelince, onlar için feci bir azap Yüksel Eski Baskı Mesaj Kuran ÇevirisiYoksa ALLAH'ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap Aktaş Eski Baskı Kerim Kur'anYoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi, kendilerine meşru kılan ortakları mı var? Eğer "ayırma kelimesi"* olmasaydı kesinlikle aralarında hemen hüküm verilirdi. Kuşkusuz ki zalimler için acı bir azap Khalifa The Final TestamentThey follow idols who decree for them religious laws never authorized by GOD. If it were not for the predetermined decision, they would have been judged immediately. Indeed, the transgressors have incurred a painful Monotheist Group The Quran A Monotheist TranslationOr do they have partners who decree for them a system which has not been authorized by God? And if it were not for the word already given, they would have been judged immediately. Indeed, the transgressors will have a painful Quran A Reformist TranslationOr do they have partners who decree for them a sharia which has not been authorized by God? If it were not for the word already given, they would have been judged immediately. Indeed, the transgressors will have a painful retribution.

yoksa onların allah ın izin vermediği konularda